Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Dünya ekonomisi çöküyor mu?
Pazartesi, 05 Haziran 2006 - (23:44)
Doç. Dr. İbrahim Öztürk

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

AB, ABD’nin hasta adamıdır artık. Reflekslerini kaybetmiş yalı bir kıtadır Avrupa artık. Soğuk savaş döneminin refah dönemi bitti. Sosyal devletin sürdürülmesi imkansız. Reformu ise daha imkansız.


Türkiye şu sıralar bir yandan iç, bir yandan da dış âlemin sürüklediği daralan bir kıskaçtadır. Dışarıdan kaynaklanan kısmı elbette tek başına Türkiye’yi değil, bütün dünyayı ilgilendiren bir meydan okuma olup, çözümü de küresel inisiyatif gerektirmektedir.

Ancak içerideki sürecin usta manevralarla dış alemdekine eklemlenmesi nedeniyle, dış alemdeki sıkıntılar içeriye katlanarak yansımaktadır. Dünya ekonomisinin temel sorunlarından biri esasen “finans kapital”in regüle edilmemiş olmasıyla ilgilidir. Deli mayın gibi sınırlar arası dolaşan ve miktarı 11 trilyon doları aşan finans kapital ile üretim ekonomisi arasındaki uçurum kapanmadıkça, sorunlar geçici olarak bastırılabilir; ancak yapısal nitelik kesbederek ve derinleşerek geriye döner.

Hatırlanacağı gibi, Asya Krizi dahil bütün krizlerde suç “evinin içini düzene koyamayan” ulus devletlere çıkartılmıştı. Oysa görülüyor ki; Türkiye son dört yılda can havliyle evinin içini düzene koymaya çalışmış, esasen belli bir notaya da gelinmiştir. Ancak kocaman okyanusta taka gibi savrulan bir ulus devletin tek başına ne evinin içini düzeltmesi mümkündür, ne de düzeltse bile bunun işe yaraması. Ezilen üretim ekonomisi nedeniyle küresel boyut kazanan işsizlik ve milletler arasındaki gelir dağılımı uçurumu giderek derinleşmektedir. Büyük aktörler henüz yüzleşmekten kaçınsalar da, tarihsel veriler bize dünya ekonomisinin 1930 ve 1970’lerde uluslar arası ekonomide yaşanana benzer bir çöküntüye doğru yol aldığını göstermektedir. Zira parasal ekonomi ve reel ekonomi arasındaki uçurum bu şekliyle idare edilemeyecek kadar kopmuş, bunun bir yansıması olarak gelir dağılımı uçurumu derinleşmiş, işsizlik sorunu dalga dalga sanayileşmiş ekonomileri de vuracak bir nitelik kesbetmiştir. Geri kalmış ülkelerin insanı bir kuru ekmek kabuğuna umut bağlayabilir. Esas çanlar belli bir zenginlik çıtasına alışmış sanayileşmiş ülkelerin insanı için çalmaktadır. Geçen ay Fransa’da getirilmeye çalışılan “esnek çalışma” düzeninin Fransa sokaklarını nasıl savaş alanına çevirdiği görüldü.

Bir dünya sorunu olarak ABD ekonomisi

Açıkça ifade etmek gerekir ki; işine gelmeyen hiçbir küresel inisiyatife yaklaşmayan ABD, finans kapitalle oynayarak ekonomik sorunlarını dünyaya “ihraç” etmeye çalışmaktadır. Bu arada entegre bir dünyada 12,5 trilyon dolarlık dev cüssesiyle ABD’nin kırılganlıkları bütün dünyanın kırılganlığına dönüşmektedir. Gerçekten de rekor düzeydeki “ikiz açıklar (bütçe ve cari açık) ile uğraşan ABD, bunların bir yansıması olarak kısa vadede bir ay işsizlik, bir ay da enflasyon datasına bakarak ekonomiye yön vermeye çalışmaktadır. ABD son 4-5 yıldır açık finansmanına dayalı bir hızlı büyüme süreci geçirmiştir. Emtia ve petrol fiyatlarındaki artışın da tetiklemesiyle bu sürecin nihayet enflasyonist etkisi ortaya çıkmıştır. Son gelen enflasyon rakamlarının tahminlerin üzerinde çıkmasının ardından Bernanke, ekonomiyi soğutmak ve açıkları finanse etmek üzere kısa vadeli faizleri artırarak küresel sermayeye davetiye çıkarmış, bu da şimdiki küresel dalgalanmaya neden olmuştur. ABD ekonomisindeki açıklar doların değer kaybetmesini gerektirirken, yüksek faiz politikası (ve daha da değerlenen dolar ile) ekonomiyi soğutmasını ve netice almasını beklemek akılcı değildir. (Türkiye’de olmadığı gibi!) Ancak başkalarından farklı olarak ABD hâlâ dünyanın doları rezerv para olarak kullanmaya devam etmesini istismar etmekte ve kolayca borçlanarak süreci devam ettirebilmektedir. Öyle gözüküyor ki, dolar egemenliğine dayalı dünya düzeni de yavaş yavaş çatırdamaktadır.

Çin faktörü dengeleri sarsıyor

Kabul etmek gerekir ki; bu şekilde ortam hazır olunca, sermaye de “durumdan vazife çıkartmakta” her zamanki gibi maharetli davranmaktadır. Gerçekten de son yıllarda çevre ekonomilerine akan oluk oluk küresel sermaye neredeyse her şeyin “balonlaşmasına” neden olmuştur. Bütün yükselen piyasa ekonomilerinde borsalar, tahviller, temel emtia fiyatları ve ham petrol zirve yapmıştır. Dolayısı ile kazançta tavan yapan küresel sermaye, ABD’nin kendi iç sıkıntıları nedeniyle uyguladığı faiz politikasını da istismar ederek gelişmekte olan ülkelerde yarattıkları kırılganlıklar patlamadan tabanları yağlamış, yeni “fırsatların oluşması” için, başta çevre ülkeler olmak üzere kriz ortamını göze almıştır. Not etmek gerekir ki, ABD’de ipi sallayınca ucu Çin’e ve küresel ekonominin bütün ücra köylerine kadar uzanmaktadır. Ve bu sürece ne bloklar halinde, ne de tekil olarak başlıca dünya aktörleri tepki vermiştir. Rusya, değişim sürecinin başında hızla çürüyen ve vahşi kapitalizme teslim olan sürece dur demiştir. Küresel sermaye bu bağlamda Rusya’yı büyük oranda kaybetmiştir. Ama Rusya’nın bunu yapacak sağlam taşları vardır. Dünyanın bağımlı olduğu büyük bir enerji tedarikçisi olarak elinde garantisi vardır. Eskimiş de olsa büyük bir askerî ve konvansiyonel teknoloji havuzu, büyük bir devlet geleneği, askerî kapasitesi, büyük bir iç pazarı ve diasporası vardır. Bana göre Rusya’nın en çok söylemek istediği söz, henüz söylemediği sözdür. Çin konuşmak yerine iş yapıyor. ABD, Çin’i yavaş yavaş bir kuşatma altına almaya çalışır ve hacet kapılarını kontrol etmek isterken, Çin’in elleri armut toplamıyor ve ABD’ye Afganistan’da, Irak’ta bir Vietnam sendromu için çalışıyor. 700 milyar dolarlık gizli-açık bir büyük rezerv ile ABD’yi finanse ediyor. Kendisi de kazanırken bir yandan bu finansman ile, öte yandan da ürettiği ucuz mal ve hizmet ihracatıyla tüketim canavarı ABD halkına refah sunuyor. Çin, gelişiyor, iyi gözlem yapıyor, zamanında esnek tepki veriyor; ancak kararlı davranmasını da biliyor. En önemlisi, Çin değişiyor. Değişecek de. Ancak nereye gideceğini, nasıl gideceğini kendisine öğretecek binlerce yıllık birikimini günümüze taşıyan bir yol haritası ve bir referanslar seti var elinde. Çin, ABD mutlu olsun diye ve ona yakınsamak için değil, kendine ait değişim silsilesine yeni ve özgün bir halkayı daha eklemek için değişecek.

AB, ABD’nin hasta adamıdır artık. Reflekslerini kaybetmiş yalı bir kıtadır Avrupa artık. Soğuk savaş döneminin refah dönemi bitti. Sosyal devletin sürdürülmesi imkansız. Reformu ise daha imkansız. Bu değişim maliyetini omuzlayacak çilekeş bir halk yok. AB kendisine yeni fırsatlar oluşturacak yeni üyeleri kurtuluş olarak görüyor. Ancak bunları finanse de etmek istemiyor. Pazar olacak ama başına sorun açmayacak bir partner arıyor. Aslında gümrük birliğine giren Türkiye tam da böyle bir statüyü ifade etmektedir. Görülüyor ki, dünyada şu aşamada fırtına öncesi sessizlik hakimdir.

Kontrollü bir krize doğru...

Yukarıda ortaya konulan analizin mantığı çerçevesinde bakmaya devam edersek, yakın bir gelecekte 1997 Asya Krizi’nde olduğu gibi yıkıcı bir kriz beklenemez. Zira küresel finans kapitalin ve ABD’nin dünyayı istikrarsızlaştırarak gidebileceği pek bir yolu kalmamıştır. Yaşanan sürecin Türkiye’deki etkisine gelince olumsuzlukların kontrol altında tutulmaması için hiçbir neden görünmüyor. Yaşanmakta olanlar bize ekonomimizin ne kadar dirençli olduğunu gösterdiği için kazançlıyız.

(i). 2006 hedeflerinde bir revizyona gerek yoktur. Petrolün de körüklediği enflasyonun artış eğilimini dizginlemek üzere daha da sıkı maliye politikası uygulanmalı, seçim havasına girilmemeli, bilhassa lüks ithalata yönelik vergi önlemlerinde kararlı davranılmalıdır.

(ii). Ayrıca sermaye çıkışını durdurmak için faiz artırımına şu aşamada gerek yoktur. Yabancı sermayenin bir kısmı aşırı köpük olan sektörlerden çıksa da Türkiye’de büyük potansiyel olduğundan devamı gelmeyecektir. Bir başka husus, çıkan sermayenin yerini dolduracak yeni ve taze para zaten yoldadır. Zira 2006 yılında Türkiye’ye özelleştirmeler, turizm ve yabancı satın almalar nedeniyle zaten çok fazla döviz girişi gerçekleşecektir.

(iii) 2001’den beri devam eden süreci,, kamunun büyük tasarrufu, dışarıdan gelen ucuz kaynakları ve özel sektörün sağladığı verimlilik artışı taşımıştır. Bunlardan dış alemden giren sermaye, katkı kadar zarar da vermiş, dış dengenin bozulmasına neden olmuştur. Ancak gereksiz yere tedirgin olunmaz ve spekülatörlere kanıp Merkez Bankası sağlam duruşunu bozmazsa göreceksiniz ki, bu telaşe geçince yüzde 20 oranında değer kaybeden YTL sayesinde bir-iki senedir bozulan dış denge düzene girecek, ihracatçı rahatlayacak ve ekonomi daha sağlıklı bir patikaya oturacaktır.

Zaman Gazetesi

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Doç. Dr. İbrahim Öztürk'in Diğer Yazıları
Yazarın başka yazısı bulunmamaktadır.
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.