Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Mezhep Çatışması, Propaganda ve Linç Kampanyaları
Salı, 26 Aralık 2006 - (19:12)
Maruf Çetin
Genel Yayın Yönetmeni

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Irak’ta Havza’nın Şiileri ve Kürtçüler, Sünnilerin Baasçılar olduğunu ve geçmiş dönemin hesabını vermeleri gerektiğini ima eden bir tür propaganda yürütüyorlar. Böylece ellerine geçen fırsatı kullanıp katliam, talan ve yağmanın yolunu açıyorlar. Bu, yalan ve haksız bir propagandadır ve bu propagandayı yürütenlerin kirli işlerinin ve kirli hesaplarının delilidir.


Bugün İslam ümmeti, ‘sömürgecilerin global saldırıları’ karşısında her zamankinden daha çok vahdet ve birliğe ihtiyaç duymaktadır. Ne var ki yakın bir dönem içinde bu vahdet ve birliğin gerçekleşmesi, diğer her zamandan daha güç görünmektedir.

Ümmet içinde vahdete çağırmayan hiçbir taraf yok gibidir. Herkes sözde vahdete çağırıyor ve herkes vahdeti istiyor. Ama iş icraata gelince grup/hizip/cemaat/mezhep/vs. ümmete dönüşüyor, ümmetin yerini alıyor. Ümmetin top yekun çıkarları gözetilerek sömürgeci güçlere karşı birlik oluşturulacağı yerde, ümmetin başka kesimlerinin bertaraf edilmesi ve masum kanların heder edilmesi pahasına sömürgeci güçlerle işbirliği yapılabiliyor. Şu birkaç yıl içinde ulusal, etnik, siyasal ve mezhepsel çıkarların ironi bir biçimde temel insanlık ve islami değerlerin üzerinde tutulduğuna şahit olduk.

Bütün bunlardan daha vahim olanı ise toplum mühendisliğinden daha çok anlayanların, propaganda araçlarına daha fazla sahip olanların ve sesi daha gür çıkanların; tarihsel karşıtlığı bulunduğu kesimlerin aleyhine dini, siyasi ve toplumsal bir linç kampanyası yürütmesidir.

Örnek olarak Lübnan İsrail savaşı sırasında Suud iktidarının ve kendine yakın çevrelerin Hizbullah’a karşı yürüttükleri propagandayı ve linç kampanyasını hatırlayalım. Neyse ki Hizbullah’ın İsrail’e karşı kahramanca direnişi, safların yeterince net olması bu kampanyanın otomatikman bertaraf edilmesini sağladı. Ancak bu kampanya savaştan sonra da devam etti ve bu sefer gerçekten yankı buldu.

Fakat madalyonun diğer tarafı da içler acısıdır. Eğer Hizbullah sadece İsrail Amerika karşıtlığı ekseninde dursaydı hiç kuşkusuz aleyhindeki bu olumsuz propagandanın etkisi olamazdı. Ancak bazı şii kesimler –ki bu Necef eksenli şii siyasetidir– Hizbullah’ın bu başarısı üzerinden başka kesimlerle hesaplaşma yoluna gittiler ve böylece bilerek yada bilmeyerek Hizbullah’ı polemik konusu haline getirdiler. Bazısı Hizbullah ile El-Kaide’yi, Hasan Nasrullah ile Usame Bin Laden’i kıyaslama yoluna gidip öteki tarafı karaladı. Bazısı da Hizbullah’ın ümmet adına savaşırken selefilerin Irak’ta Amerikan güdümünde mezhep savaşı çıkardığını iddia etti.

Ama bütün bunlar, hem içerik, hem kıyaslama yöntemi, hem de sonuç bakımından yanlış yargılardır. Eğer Usame bin Laden’i eleştirmek istiyorsanız onu yaptığı işlerden –tabi elinizde bilgi ve belge varsa– dolayı eleştirmelisiniz. Ama Nasrallah’ı gösterip Usame’yi eleştirirseniz bir başkasının da Usame’yi gösterip Nasrallah’ı eleştirmesine kapı açmış olursunuz.

Beni hayal kırıklığına uğratan ise İslam dünyasının yaşayan en önemli ‘İslami hareket teorisyenlerinden’ biri olarak kabul ettiğimiz Muhammed Hüseyin Fadlullah’ın da bu haksız linç kampanyasına katılmış olmasıdır. Vahdetçi kişiliğiyle tanıdığım, ilk gençlik yıllarımda her makalesini, her yazısını, her kitabını büyük bir açlık ve susuzluk ile okuduğum Fadlullah geçen yazımda da alıntı yaptığım ifadelerinde olduğu gibi Hizbullah’ın başarısı üzerinden Selefilere çatacaktır.

Bazı arkadaşlarım ise benim geçen yazımda Fadlullah’ın yazısından alıntı yaparak eleştiri getirmiş olmamı yadırgadılar. Eğer Fadlullah Selefilere karşı düşmanlığı körüklüyorsa bu eylemi neden eleştirmeyeyim.

Hakikat, ümmetin savaşı Hizbullah’ın savaşından ibaret değildir. Eğer böyle olsaydı İsrail ile ateşkes yapıldığı günden bu yana ümmet savaşmıyor olacaktı.

Hizbullah’ın başarısını, -Kuran’ın ifadesiyle- inanan bir toplumun akletmeyen bir topluma karşı başarısı olarak görmeliyiz. Bunun ötesinde bir kült yaratmaya ihtiyacımız yoktur. Tevhid ümmetinin tarihi kahramanlıklar tarihidir. Talut’un inanan ordusunun “Nice az ve güçsüz topluluklar, Allah’ın izniyle kendilerinden sayıca çok ve güçlü toplulukları yenmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir.” dedikleri günden bu yana kaç bin yıl geçmiştir ve bu tablo kaç bin defa tekrarlanmıştır!...

Halbuki ümmetin bazı unsurları Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da, Çeçenistan’da, Somali’de ve dünyanın başka yerlerinde hala savaşıyor ve direniyor; inanan ve sabredenlere özgü o bildik tabloyu tekrarlamaya devam ediyor.

Irak direnişini; Baasçıları ve sivil katliamları; Afgan direnişini de Taliban’ı bahane ederek gayri meşru ilan edenlerin kaygısı ‘ümmet savaşı’ vermek değildir. Bizler, İslam’ın müntesipleri olarak hakkaniyet adına yıllarca Marksistlerin, ateistlerin anti-sömürgeci, anti-emperyalist savaşlarını destekleyen bir söylemi savunmadık mı? Onlar çok mu temiz hareketlerdi? Kullandıkları her yöntem meşru muydu? Velev ki Baasçı bile olsa –ki bu saptırıcı bir propaganda ifadesidir– bir toplumun işgalci sömürgecilere karşı direnmek hakkı yok mu? Direniş araçlarında ve yöntemlerinde yapılan yanlışlıklar, düşülen hatalar bir ulusun sömürgeci işgalcilere karşı savaşını gayrı meşru kılıyor mu?

Bugün Irak'ta Baas adı altında örgütlenmiş bir yapı yoktur. Ama eskiden Baas partisine mensup şahısların faaliyetleri vardır ve bunlar artık Baasçı değiller. Bu konsept içinde doğrudan doğruya Baas ile ilişkilendirilebilecek çok az insan var.

Bağdat’ın düştüğü gün Baasçılık kurumu tamamen ölmüştü. Eğer Baasçılık ideolojisine gerçekten inanan tek bir Allah’ın kulu olsaydı Bağdat’ın düştüğü gün direnecekti. Ama bir tek kimse direnmedi. O gün bir tek kurşun bile atan olmadı. Baasçılık, şerrinden emin olunmayan Saddam’ın kişi diktatörlüğü döneminde güvende kalabilmek, insanca yaşayabilmek ve kendi işini normal olarak yürütebilmek için yüz binlerce, milyonlarca kişinin Baas Partisine müntesip olmalarından ibaretti. “Bu partinin müntesipleri bir takım Baasçılar yada Sünnilerdir” demek kirli bir amaç için yürütülen çirkin bir propagandadan başka bir şey değildir. Irak’ta Baas hiçbir zaman belirli bir mezhepsel yapıya dayanmadı. Hatta Baas herkesi ve her kesimi kuşatan bir üst şemsiye gibiydi. Arap, Kürt, Türkmen, Sünni, Şii, laik, gayri müslim vs. her milletten, her mezhepten ve her meşrepten Baasçı vardı. Hatta Saddam’ın kurmayları ve Baas’ın liderlerinin önemli bir kısmı Şii’ydi. Buna karşın Saddam bütün değerlerin üzerinde bir ‘mit’ idi. Kendi kutsal mitine en ufak bir gölge düşürmeye kalkışan her kim ise, hangi milletten ve meşrepten olursa olsun cevabı ve şiddeti aynı olmuştur. Sadakatinden şüphelendiği kendi damatlarını bile öldürmekten çekinmemiştir.

Bugün ise Havza’nın Şii’leri ve Kürtçüler, Sünnilerin Baasçılar olduğunu ve geçmiş dönemin hesabını vermeleri gerektiğini ima eden bir tür propaganda yürütüyorlar. Böylece ellerine geçen fırsatı kullanıp katliam, talan ve yağmanın yolunu açıyorlar. Bu, yalan ve haksız bir propagandadır ve bu propagandayı yürütenlerin kirli işlerinin ve kirli hesaplarının delilidir.

Eğer Saddam adil, tarafsız ve bağımsız bir mahkemede yargılansaydı bir çok şey ortaya çıkacaktı. Fakat meşruiyet sorunu bulunan Irak işgal hükümeti işi oldu bittiye getirdi ve mahkemeyi sonuçlandırdı. Böylece, maymunların icra ettiği bayağı bir sirk oyunu izledik. Nedenini herhalde tahmin etmişsinizdir. İşgal hükümetinin işgal mahkemesi Saddam’ı 1982’de katlettiği 150 küsur kişinin ölümünden dolayı idama mahkum etti. Hepsi bu kadar... İyi de Baas dosyası neden açılmadı? Kürtlere, Şiilere, İran halkına yönelik katliamları nerede? Halepçe ve diğer katliamlar nerede? Böylece Saddam’ın suç dosyasına girmesi gereken onlarca, yüzlerce cinayet ve vahşet gizlenmiş, hiç açılmadan kapatılmış oldu. Sahi bu suç dosyası açılmadan neden kapatıldı? Çünkü sahnenin yeni aktörleri bu suç dosyasında ve işlenen cinayetlerde ortaklar da ondan. Dünyanın merakla izlediği mahkemede, Sömürgeci işgalcilerin ve fasık işbirlikçilerinin çirkin yüzleri ortaya çıkmasın diye neredeyse hiçbir konuyu gündeme getirmediler.

Bu yüzden Irak Müslüman Alimler Heyeti başkanı Şeyh Halis ed-Dari “işgal mahkemesi meşru değildir, verdiği karar da ne olursa olsun adil değildir, Saddamı işgal sonrası bağımsız bir Irak mahkemesi yargılamalıdır” demişti de Şii kardeşlerimiz kendisine Saddamcı/Baasçı yaftasını takıp ateş püskürtmüştü. Şeyh Halis ed-Dari de, Irak Müslüman Alimler Heyeti de Havza’nın propagandacıları tarafından en fazla hırpalananlar arasında yer alıyor. “Irak Müslüman Alimler Heyeti” adı bu şii propagandacıları tarafından kasıtlı olarak “Irak Sünni Alimler Heyeti” diye ifade ediliyor. Benzer bir mantıkla birisi Hizbullah’ın adını Hizbuşşia diye ifade ederse bu nasıl da çirkin olurdu. Bu hareket de o kadar kasıtlı ve çirkin.

Bazı arkadaşlarıma, “Hizbullah’ın Lübnan’da İsrail’e karşı başarısından haz duyduğumuz gibi, sözgelimi Taliban’ın da Afganistan’da sömürgecilere karşı başarısından haz duymalıyız” dediğimde aldığım bir takım cevapların ne kadar rahatsız edici olduklarını anlatamam:

- Taliban mı, beter olsunlar. Onlar Amerikalılardan daha beter!...

- Neden?

- Çünkü onlar Şii düşmanı!...

Demek ki mezhebi kaygılar söz konusu olduğunda “ümmet savaşı” hikaye! O zaman ümmetin bir kısmını en kötü olandan daha kötü olarak görebiliyormuşuz. Koca bir Afganistan’ı bir kalemde silebiliyor, Afganlıların yani Taliban’ın elinde olmasındansa sömürgecilerin, emperyalistlerin elinde olmasını yeğ tutabiliyormuşuz.

Taliban ve Selefiler ne kadar Şia’ya düşmansa, Şiiler de kendilerine bundan daha az düşman değil. Burada temelde her iki unsurun birbirine karşı düşmanlığını yanlış bulduğumu ifade etmeliyim. Bunun hiçbir tarafını savunamayız. Yanlışlar üzerine kurulu bir siyaset karşılıklı olarak yanlışları tetikler ve yanlış sonuçlar üretir. Ama eğer yanlışlıklardan bahsedeceksek o halde her iki tarafın da yanlışlarını masaya koymalıyız. Amacım Taliban, Selefiler yada Şiileri aklamak yada yermek değildir. Ümmetin bazı öteki kısımlarına tahammül edemeyenlerin, onlar aleyhinde linç kampanyaları yürütenlerin kendilerine yapılan eleştirileri “mezhep düşmanlığı yapılmaması” fikriyle savuşturmalarını samimi bulmadığımızı ifade etmek istiyorum sadece.

Yukarıda Taliban için kullanılan ifadelerin Hizbullah için kullanılabilir olması ne kadar kötü ise Taliban için de kullanılması o kadar kötüdür.

Bugün işgalci sömürgecilerin, modern dünyanın ve Kum ila Necef havzasındaki Kurumsal Şia’nın birlikte ve paralel olarak yürüttükleri propaganda ve linç kampanyaları sayesinde Taliban, Çeçenler, Selefiler vs. gibi ümmetin bazı kesimleri temelli mahkum edilmiş durumdalar.

Eğer Afganistan ve Irak’ta alabildiğine direnen canlı unsurlar olmasaydı bugün Neoconların ateşi İslam Dünyasının her tarafını sarmış olacaktı. Ortadoğu’da değiştirilmedik bir tek taş, yıkılmamış bir tek değer kalmazdı. Ama gün geçmiyor ki Irak’ta ve Afganistan’da sömürgeciler daha fazla kayıp veriyor olmasın.

Buna karşılık kurumsal şia’nın (Ali Şeriati buna Safevi Şiası diyor) işgalci sömürgecilere karşı bir direniş planı bulunmamakla birlikte, varolan direniş unsurlarını da karalayan ve töhmet altında tutan bir propaganda sürdürmektedir. Necef havzası, gerek işgal altındaki Irak’ın bugünkü siyaseti, gerekse de direniş unsurlarına karşı propaganda konusunda sömürgecilerle birlikte ortak hareket etmektedir.

Irak’taki sivillere yönelik kapsamlı ve planlı vahşet eylemlerinin Sünniler, direnişçiler ve Selefiler tarafından yapıldığını gösteren tarafsız, objektif, güvenilir, propaganda amacı gütmeyen, hiçbir belge yoktur. (Elinde sağlam bir belgesi olan varsa bize göndersin, İslam Dünyası sitesinde yayınlayacağımıza dair söz veriyoruz.)

Varolan tamamen propagandanın etkisiyle oluşmuş zanna dayalı söylemlerdir. Zan ise gerçeği yansıtmaz (Yunus süresi, 36) ve zannın çoğu da günahtır. (Hucurat süresi, 12)

Selefilik de, Şiilik de, Sünnilik de İslam dünyasının birer gerçeğidir. İslami vahdet mükemmel olan kesimlerin ve grupların bir araya gelerek ittifak ve birlik olması demek değildir. İslami vahdet ne kadar günahkar ve hatalı olursa olsun, ümmetin tüm kesimlerinin; Allah’ı tek ilah, Kuran’ı Allah’ın kitabı ve temel dayanak, Muhammed’i resul ve rehber ve kabeyi kıble edinen, namaz kılan, oruç tutan ve zekat veren herkesin kuşatılmasının gerektiği bir ortamdır. Şu halde İslami vahdet bu şartları haiz olan herkesin dışlanmasını değil, kuşatılmasını icabeder.

Necef siyasetinin propagandacıları ise selefileri kastederek “Tekfirciler” ifadesini kullanıyor ve bir tür dışlama kampanyasını yürütüyor. Açıktır ki bu, mezhepler arası dini ve tarihi karşıtlığın hortlamasından başka bir şey değildir. Tekfircilik dediysek Şiiler bu konuda sütten çıkmış ak kaşık değil. Dini bakımdan İsna Aşeriye Şiiliği (İran ve Irak’taki şiilik), 12 imamın masumiyetini kabul etmeyen herkesi kafir sayar. Çünkü İmamet (imamların Allah tarafından atanmışlıklarına inanmak) imanın bir rüknüdür. İmameti reddetmek ise Risaleti (peygamberliği) reddetmekle eş değerdir. Böylece hadis ve itikat kitaplarında “hilafet Ali’nin hakkı değildir”, yada “Ali, Allah ve O’nun Resulu tarafından atanmamıştır” demenin nasıl kafirlik anlamına geldiğini dileyen açıp okuyabilir. Şia’nın Hadis ve itikat kitapları Peygamberin (sa.) vefatından sonra altı kişi hariç (Ammar, Selman, Habbab, Ebu Zer, Suheyb ve Bilal) sahabenin tamamının Ali’nin hakkını gasbettikleri için nasıl dinlerinden dönüp mürted olduklarını ve küfre girdiklerini anlatır.

Bununla birlikte siyaseten takiye yaparak bu tekfirciliği gizlemek Şia açısından dinin bir gereğidir ve hatta bunu yapmayanların dini yoktur diye kabul edilir. Bu yüzden Afganistan’daki, Bosna’daki bazı Selefi mücahitlerin geçmişteki bir takım ifade ve tutumlarına bakıp dini, mezhebi ve meşrebi karşıtlıklara çanak tutmanın aklı selim ile bir ilgisi bulunmamaktadır.

Hz. İsa kendisine recmedilmesi üzere bir kadın getirildiğinde; “Ona sadece günah işlememiş olanlar taş atsın” buyurmuştu. Böylece aynı suçu işleyenlerin bu suçtan dolayı ötekine linç girişiminde bulunmalarının ne kadar çirkin olduğunu anlamış olalım.

Necef Şii siyasetinin Türkiye’deki propagandacıları

Necef Şii siyasetinin Türkiye’de de savunucuları bulunuyor. Müsteşya’ (sonradan Şiileşmiş) bir kesim tarafından başını Saafonline’ın çektiği bir dizi site aracılığı ile Türkiye kamuoyunda ciddi bir propaganda ve manipülasyon yapılıyor.

Irak’ta direniş diye bir şeyin olmadığı, dolayısıyla direnişçi diye bir kesimin de var olamayacağı, mevcutların yalnızca teröristler olduğu propagandasını ciddi ciddi yapıyorlar. Onlara göre işgal ve sömürgecilik kendiliğinden bitecek geçici bir durum!!!... Iraklılar adına güvenlik, sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve yaşamsal hiçbir etkinliği olmayan hükümet ise meşru hükümet!!!...

Peki neden?

Çünkü havzanın tavrı bu şekilde de ondan. Bu zihniyete göre havza (dini merci, velayeti fakih) izin vermediği sürece işgale karşı direnmek de meşru değildir. Böylesi bir ortamda da direniş unsurları bir şekilde suçlanırken; direnmeyenler, hatta işbirlikçilikte zirve yapanlar savunulacaktır.

Bizdeki müsteşya siteler, hain bir Amerikan işbirlikçisi olan Şii lider Abdulaziz el-Hekim’i savunmaya ne kadar da meraklılarmış?!... Kişinin sarığı siyah olunca Bush’un eline sarılması mübah mı oluyormuş?!...

Haber ajansları el-Hekim’in şeytan ile randevusu sırasında sarfettiği sözleri aktardılar da bizim şii propagandacılarımız bundan pek müteessir oldular ve hemen yalanlama haberleri yayınladılar.

Necef siyasetinin önemli bir ayağında el-Hekim grubu var. Grubun lideri Abdulaziz el-Hekim ise geçtiğimiz günlerde Amerika’da mistır Bush’un şeref (!) konuğu olarak Oval Ofisi ziyaret etti.

Bush’un, daha doğrusu emperyalist Amerikan siyasetinin mantığı basit ve nettir. Hem şeytanın siyasetidir bu: “Ya bizden yanasınız yada bize karşısınız.” Üçüncü bir şıkkı yok. Emperyalist yayılmacılık kendi dışındakilere hayat hakkı tanımaz. Zaten bu yüzden emperyalisttir, zalimdir, şeytanın ta kendisidir. Öyle ise Bush’tan yana olmayanların Beyaz Saray eşiğinden adımını atabilmesi düşünülemez. Yanlış anlaşılmasın bu birliktelik gönül birlikteliği değil, çıkar birlikteliğidir. Siz hiç Amerikan aleyhtarı, Amerikan çıkarlarına tezat duran bir kimsenin Beyaz Saray’ı ziyaret etmiş olabileceğine şahit oldunuz mu? Buna asla şahit olamazsınız! O kapıdan yalnızca O sömürgeci siyaseti tanıyan, hoşnut olmasa bile ona uşak olmayı kabul edenler girebilir. Oraya bir kere girdikten sonra ise orada ne konuştuğunun hangi demeci verdiğinin fazla önemi de yoktur.

Şu halde Bay Hekim’in ‘kendisinden yana olmayı kabul ettiği’, çıkarlarının örtüştüğü Bush’u, Beyaz Saray’da ziyaret etmiş olması kendisine ar olarak yeter. Bundan utanmayan bir kimsenin de bütün dünyanın gözleri önünde söylediği basit politik sözlerin duyulmasından rahatsız olmayacağı açıktır. Türkiye kamuoyunu Şiilerin lehine ve direnişçilerin aleyhine maniple etmeye çalışan Şii propagandacılarının yüreği müsterih olsun!...

Irak’ta Amerika’nın varlığını geçici bile olsa meşru olarak addedenler, bundan bir şekilde faydalanmaya çalışanlar, CIA ve Mossad tarafından güdülmekten asla kurtulamazlar. Öyle ise işgale doğrudan doğruya karşı çıkmayan ve bir direniş projesi olmayan her yapılanma ve örgütlenme, işgalcilere ait istihbarat birimlerinin güdümüne ve manipülasyonuna açıktır. O yapıların bazı elemanlarının da şu istihbarat örgütleri tarafından kullanılması son derece muhtemeldir. O halde işgal güçlerinin gözetiminde palazlandırılan, yapılanmasına izin verilen milislerin ve ölüm mangalarının işgalcilerle birlikte, ister Şii olsun, ister Sünni olsun sivillere yönelik katliamlar yapmış olmaları da vakidir. Diğer türlü onlara neden izin verilsin ki?...

İnsanlık tarihi “sakınma duygusunu yitirmiş” kişi ve grupların kendi kardeşlerine karşı sergiledikleri vahşetlerle doludur. Sakınma duygusunu yitirmiş olmak, aynı zamanda hidayete ermiş toplumların yeniden dalalete (sapkınlığa) düşmelerinin yoludur:

“Allah, bir kavmi hidayete erdirdikten sonra, nelerden sakınmaları gerektiğini kendilerine iyice açıklamadıkça onları dalalete düşürmez. Gerçek şu ki, Allah her şeyi bilir.” (Tevbe-115)

Bugün Irak’ta geçici çıkarları için Amerikan işgali ve sömürgeci Amerikan siyaseti ile iş yapmayı mübah görenler yok mu?!.. Hani Amerika sakınılması gereken büyük şeytandı?!..

“O şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: O, kendisini dost edinenleri mutlaka saptırır ve alevli bir azaba götürür.” (Hacc-4)

Maruf Çetin
maruf@islamdunyasi.com

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Maruf Çetin'in Son 10 Yazısı
   Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
   Nureddin Şirin Ağabeyime
   Çok Eşlilik İbrahimi Bir Gelenektir
   Zülfü Livaneli İslamcılık'tan ne anlar?
   İsrailoğulları'nı bekleyen kıyamet
   Saddam’ın idamı ne anlama geliyor?
   Mezhep Savaşı ve Şia’nın “Sünni Devrimcilik” bağnazlığı
   İnsanca Yaşam ve Din İlişkisi
   Ayhan Bilgen ile İbrahim Kiras'a cevap
   Din ekseninde mücadele
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.