Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Çin ABD'yi Köşeye mi Sıkıştırıyor?
Cuma, 14 Ekim 2005 - (15:32)
Immanuel Wallerstein

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Hindistan dünya çapında bir askerî oyuncu olduğunu ve Çin de dünya çapında bir finansal oyuncu olduğunu kabul ettirmiştir. ABD ise, her iki tanıma karşılığında kağıt üzerinde birtakım kazanımlar elde etmişse de bunların, üzerine yazıldıkları kâğıt kadar bile değeri yoktur...

18Temmuz 2005'te Birleşik Devletler ile Hindistan ortak bir bildiri yayınlayarak iki ülke arasındaki yeni stratejik ortaklığı kutladılar. Üç gün sonra, Çin hükümeti, ABD Hazine Bakanı John Snow'un uzun zamandan beri yapılmasını istediği ve son derece coşkuyla karşıladığı bir karar alarak yuanın ABD Doları karşısındaki değerini arttırarak yeniden belirledi. Her iki hadise de dünyanın jeopolitik yapısında önemli kaymalara işaret etmektedir. Her iki hadise de birbiriyle dünya basınının dikkatini çektiğinden çok daha fazla ilişkili ve hiç de öyle göründüğü gibi değil. Her iki hadise de Birleşik Devletler'de ABD'nin diplomatik zaferleri olarak alkışlandı. Acaba öyle miydi? Ve bu hadiseleri özel yapan şey nedir? Hindistan ile Çin birlikte dünya nüfusunun yarısını oluşturmaktadır. Halbuki, Birleşik Devletler'in dünya sisteminde hakim konumda bulunduğu yirminci yüzyılın ikinci yarısının tamamında ABD iki güçle de iyi ilişkilere sahip olmadı. Bu değişti mi?

Çin'in hikayesi çoğu açıdan Birleşik Devletler'de, büyük oranda ABD Kongresi'nde, ABD medyasında ve genel kamuoyunda iyi bilinmektedir. Çinli komünistler 1949'da Şanghay'a girerek Çin Halk Cumhuriyeti'ni ilan ettiklerinde ABD hükümeti bunu ABD'nin ulusal çıkarları için büyük bir tehlike olarak gördü. Chiang Kai-shek, sadece onların siyasi müttefiki olduğu için değil, fakat yeni Çinli liderler dünya komünizminin öncü birlikleri olarak görüldükleri için Tayvan'da inzivaya çekildi. 1950'de Çin, Sovyetler Birliği ile askerî bir ittifak anlaşması yaptı. Daha sonra, aynı yıl Kore Savaşı başladığında, Birleşik Devletler kendisini savaş meydanlarında savaşır halde buldu ve ilave etmek gerekir ki; bunda pek başarılı da değildi.

Çin'in dünya ekonomisinde efsaneleşmesi

1950'ler boyunca, Çin ile Birleşik Devletler birbirlerine karşı kesintisiz bir şekilde düşmandılar. 1960'ta dünya birdenbire Çin ile Sovyetler Birliği arasındaki bir çatlağı fark ediverdi. Bunun pek çok sebebi vardı; fakat hızlandırıcı bir faktör Sovyetler Birliği'nin Çin'in nükleer silah yapmasına yardımcı olma taahhütlerini yerine getirmemesiydi ki, her şeye rağmen Çin bunu 1964'te kendi başına gerçekleştirebildi. Bunu takip eden on yılda, ABD ile Çin, geniş oranda farkında olmadan çoğu meselede birbirine paralel pozisyonlar almaya başladılar, bu durum neticede Richard Nixon'un 1972'de Mao Zedong ile görüşmek için Pekin'e yaptığı muhteşem ziyarete yol açtı. Çin ile Birleşik Devletler, Sovyetler Birliği'ni tahdit etme konusunda karşılıklı avantaj olduğunu gördüler ve sınırlı ittifak olarak görülebilecek bir ilişkiye girdiler.

1980'lerde, Çin ülke içinde, kendisine dünya pazarında artan oranda önemli bir üretici ve ticaret ortağı olma özelliği kazandıracak şekilde geniş çaplı bir ekonomik yeniden yapılanmaya başladı. 1990'ların sonlarında Çin'in ekonomik büyümesi dünya-ekonomisinde büyük bir efsaneye dönüştü. Bu durum Birleşik Devletler'de oldukça karmaşık bir tepkiye yol açtı. Bir taraftan, Çin artık ABD şirketlerinin ihracatları için yeni ve önemli bir pazar olmanın yanında yatırımları için de önemli bir yer olarak potansiyel yüksek kârların elde edilebileceği belli başlı bir alanı oluşturdu. İlaveten, Çin'in ihracatının ithalatından fazla olması nedeniyle biriktirdiği yüksek miktarlardaki ABD Doları'nın neredeyse tamamının ABD hazine bonolarına yatırılması Bush yönetiminin muazzam dış ticaret açığını kapatmasına yardımcı olmaktadır. Açık, Bush'un vergi iadeleri, Irak Savaşı'nın muazzam maliyeti ve üretim malı ihracatı seviyesinin düşmesi gibi faktörlerin bir bileşiminin sonucudur. Bu durum, Washington'daki çoğu kişiye güzel bir alışveriş gibi göründü; ABD şirketleri için kâr, Amerikan Merkez Bankası tarafından belirlenen düşük faizler nedeniyle ABD içinde yüksek seviyede tüketimin teşvik edilmesi ve ortaya çıkan temel göstergelerin neticesinde ABD'deki iç istihdamın sürdürülmesi. Jeopolitik alanda ise ABD, Kuzey Kore'nin nükleer emellerini engelleme çabalarında Çin'in desteğini sağlamaya çalışmaktadır.

Diğer taraftan, ABD'de Çin'le yakın ilişki konusunda felaket tellallığı yapan çok sayıda kişi mevcuttur. Her şeyden önce, Çin'in ihraç mallarının yuanın değerinin düşüklüğü nedeniyle teşvik edildiği, bunun da ABD'de üretim sektöründeki engellenemeyen istihdam düşüşünün sorumlusu olduğu iddia edilmektedir. Bush yönetiminin askerî kanadı açısından daha da önemli olan şey, Çin'in ekonomik gelişmesini önümüzdeki yirmi yılda dünyada ciddi bir askerî güç konumuna gelecek şekilde yoğun olarak askerî gücünü geliştirmeye yönelik yatırımlara yöneltmesi nedeniyle oluşan tehdittir. Ve bu yıl, Çin'in kamu şirketi olan CNOOC'un ABD'deki petrol üreticisi Unocal'ı satın almak için ihaleye teklif vermesiyle birlikte, ABD Kongresi'nde ABD'nin petrol stoklarının karşı karşıya olduğu uzun vadeli tehditlere dair yapılan çok sayıda konuşma bir histeriye dönüştü.

Bush yönetimi iki grup destekçi arasında kalmış durumdadır ve yuanın değerini arttırması için Çin'e baskı yapmaya yoğunlaşarak yol almaya çalışmaktadır. Bunun ABD'nin mamul mallardaki ihracatını arttıracağı öngörülebilir ve bu süreç Çin'in bütçesinde askerî harcamalara ayrılan oranda bazı kısıtlamalara yol açabilir. Ve ilaveten, ABD Hindistan ile bağlantılarını güçlendirmeye yönelmiştir ki, bu da Asya bölgesinde Çin'in artan gücünü dengelemeye yönelik bir harekettir. ABD'nin Hindistan ile olan ilişkilerinin geçmişi, Çin ile olan ilişkiler kadar iyi takip edilmemiş olmakla birlikte ondan daha az belirsiz veya karmaşık değildir. Hindistan 1948'de bağımsızlığını kazandığında, ABD prensip olarak-dünyanın en büyük sömürge bölgesinin bağımsızlığını kazanması ve normal seçimlerle işbaşına gelen bir hükümet olması açısından- bunu bir başarı hikayesi olarak gördü. Fakat Hindistan, hemen ardından Soğuk Savaş'ta dünyanın önde gelen (daha sonra Bağlantısız olarak isimlendirilen) tarafsız gücü rolünü üstlendi ve ABD bu durumdan hoşlanmadı. Birkaç yıl sonra, Eisenhower'ın Dışişleri Bakanı olan John Foster Dulles “tarafsızlığın ahlaksızlık olduğu” şeklindeki meşhur açıklamasını yaptı.

ABD'nin ahlaki açıdan yönelttiği tenkit Hindistan yönetimini pek etkilemedi. Kendi tercih ettikleri rolü sürdürdüler, hatta daha da genişlettiler. Hindistan 1955'te Bandung'da yapılan Afro-Asya konferansına katılan beş ülkeden biriydi ve birkaç yıl sonra Mısır ve Yugoslavya ile birlikte Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki ülkelerin oluşturduğu Bağlantısızlar teşkilatının kuruluşuna katıldı. Dahası, Hindistan ABD'den ciddi askerî alımlar yapamadığı için bu tür alımlarını Sovyetler Birliği'nden yaptı. 1962'de Çin ile Hindistan arasında kısa fakat önemli bir sınır çatışması yaşandığında Sovyetler Birliği, Çin'in değil Hindistan'ın yanında yer aldı. ABD, Hindistan'ın fiilen Sovyetler Birliği'nin müttefiki olduğunu düşünmeye başladı.

Diğer bir dev daha: Hindistan...

ABD bu esnada, Hindistan ile pek çok meselede sürekli çatışma halinde bulunan Pakistan ile yakın ilişkiler geliştirdi. Hindistan ilk nükleer deneyini 1974'te yaparken Pakistan 1987'de gerçekleştirdi. Her iki ülke de Nükleer Silahsızlanma Anlaşması'nı imzalamadı ve bundan dolayı her iki ülke de ABD askerî yardımları konusunda ABD Kongresi'nin tahditlerine konu oldu. Yine de, ABD'nin Hindistan'la değil de Pakistan'la müttefik olduğu herkesin malumuydu. 11 Eylül'den sonra ABD'nin Pakistan'la ilişkileri daha da güçlendi. Mamafih, ABD Pakistan'ın hem kısa vadede hem de daha da önemli olarak orta vadede bir müttefik olarak güvenilirliğinin düşük olmasından şüphe duymaya başladı ve özellikle Soğuk Savaş'ın ve buna bağlı olarak Sovyet tehdidinin sona ermesiyle birlikte Hindistan'ı daha tercihe şayan olarak değerlendirmeye başladı.

Öyleyse yeni Hint-ABD ortak bildirisi ABD diplomasisinin bir zaferi midir? Gerçekte, “Hindistan'la, nükleer enerjiyi teşvik etme ve enerji güvenliğini sağlama hedefini gerçekleştirmesi halinde nükleer enerjinin sivil amaçlı kullanımı konusunda tam bir işbirliğini gerçekleştirmek için gayret edeceğine” söz vermek suretiyle ABD ilk defa olarak Hindistan'ın nükleer bir güç olmasını onaylamıştır. Bu durum, elbette ki Hindistan'ın ABD'den elde ettiğinin tamamen aynısını yapmanın, yani “tamamen barışçı amaçlarla nükleer enerjiye sahip olmanın” hakkı olduğunu iddia eden İran'ın nükleer emelleri konusunda ABD'nin zaten zayıf olan durumunu büyük oranda daha da baltalamıştır. Ve buna karşılık ABD ne elde etmiştir? “Terörizme karşı acımasızca savaş” sözü. Hindistan bunu zaten yaptığı için bu pek de önemli bir şey değil. Bu arada, Hindistan, İran ve Rusya ile yakın ilişkiler tesis ediyor ve hatta (kağıt üzerinde de olsa) Çin ile stratejik bir ittifak oluşturuyor. Daha da önemlisi, Hindistan, Hint Okyanusu'ndaki en büyük askerî güce dönüştürmeyi hedeflediği Seabird (Denizkuşu) Projesi'ni yürütmektedir. Bu elbette ki Çinlileri pek de memnun etmeyecektir, fakat ABD'yi de aynı şekilde memnun etmemesi gerekir; çünkü şu anda Hint Okyanusu'ndaki en büyük askerî güç ABD'dir.

Çin'in yuanın değerini yukarıya çekmesine gelince, bu sadece %2,1'lik bir orandır ve Çin bu oranı bir müddet muhafaza etmeyi istiyor gözükmektedir. Çok daha önemli bir husus ise yuanın değerinin artık sadece ABD Doları'na değil yabancı paralardan oluşan bir sepete göre sabitleneceği gerçeğidir. Bu ise, Çin'in ABD'nin dış ödemeler açığı için yaptığı katkıyı sürdürme garantisinin sonu demektir. Güçlü bir yuan ABD petrol şirketlerini Çin'in satın alması için daha ucuz hale getirecektir. Yuanın değerindeki değişim ABD'nin üretim malı ihracatı açısından da çok az bir etki yapacaktır. Fakat ABD'deki mali göstergeler açısından daha fazla tesiri olacaktır. Faiz oranları yeterince yükselince, ABD hükümetinin mali krizleri ABD Kongresi'ne daha ciddi görünmeye başlayacak ve çılgınca yapılan savaş harcamalarını sürdürme konusundaki istek ile vergi iadeleri ciddi bir şekilde sorgulanmaya başlanacaktır. Bütün bunların hasılası şudur: Hindistan dünya çapında bir askerî oyuncu olduğunu ve Çin de dünya çapında bir finansal oyuncu olduğunu kabul ettirmiştir. ABD ise, her iki tanıma karşılığında kağıt üzerinde birtakım kazanımlar elde etmişse de bunların, üzerine yazıldıkları kağıt kadar bile değeri yoktur.

Kaynak: Zaman

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Immanuel Wallerstein'in Son 10 Yazısı
   Putin’in karizması
   Filistin’de kazananlar ve kaybedenler
   Füze savunma kalkanı: Çılgınca bir fikir ya da akılcı bir amaç
   Irak savaşını bitirmek: İki rakip plan
   Göç: Tepkiye Tepki mi?
   ''Büyük Fırtına Bulutları Toplanıyor''
   İran ve Bomba
   2005: Bush Otoritesinin Çöküşü
   Irak'ta Cesaret Kırılıyor
   Şaron’un Yanılgısı
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.