Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Tarih ve Tarih Felsefesiz Olmaz mı?
Perşembe, 11 Mayıs 2006 - (19:24)
Nazif Deveci

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Uzun bir zamandır sadece tarihimiz var elimizde

Kimi zaman yük gibi taşıdığımız; seyrek hoşnutluk anlarımızda veya sıklıkla savunma halindeyken övündüğümüz, ama hemen her zaman nereye koyacağımızı bilemediğimiz. Şu andan ve içinde bulunduğumuz durumdan kesin bir hoşnutsuzluk ile geçmişle övünme, hatta geçmişi tekrar yaşama/yaşatma arasında salınan bir ruh hali ve fikri perişanlık. Bu her iki tavır da bilgiye dayanıyor değildir. Çünkü yine çok uzun zamandır, müslüman toplumlarda bilmek, bilmenin ardından koşturmak kerih görülmekte, başa bela açmaktadır. Resmi otoriteler için, kendilerinin ‘şunu bilecek ve öyle inanacaksınız’ dedikleri dışındaki her türlü arayışa yönelik kovuşturma tavrı, farklı ve bazı kereler daha şedit biçimlerde adı üstünde ‘alim’ olanlarımız için de geçerlidir. Yani şöyle bir şey: Bizim toplumlarımızın önüne bilgi olarak konulanlar da, bilmeye değer diye ardından kendi koşturduklarımız da, bilmek için değil de hemen acele tarafından iman etmek, kafa konforumuzu çabuk tarafından tekrar elde etmek, kafamızı kırdırmadan sıyrılma arayışlarımızda sığındığımız limanların işlevini görürler. Kemal Tahir’in, “Bazen toplumların yolu geçmişlerinden kesilir” sözünde dile getirilen haldir bu. Hangi tarafa dönseniz yol yoktur ve yolu sizden öncekiler sanki siz geçemiyesiniz diye bütün yolları kapatmışlardır.

Müslümanlar üçyüz yıldır tarihin dışına düşmüştür. Tarih yapan değil, başkasının tarihinin bir unsuruna dönüşmüştür, düşürülmüştür.

Felsefe hiçbir zaman yardımcı olmaz

Belki durumu izah edilebilir kılmak için araçlar sunar. Dolayısıyla bir başkası için, mesela muktedir için, durumun analizinde ve bir sonraki aşamada ne yapılması gerektiği noktasında hareket gücü ve itkiyi sağlayan tarih; mazlum ve mağdur için, yazıklanma ve durumun kabulü için bir araca dönüşür. Kimi zaman da bir araç olmanın ötesinde, meselenin bütünü olarak kabul görür. Döner ve atalarımıza layık olursak, onların yaptıklarını yapar ve yediklerini yersek, içtiklerini içer ve giydiklerini giyer, konuştuklarını tekrar edersek, onlara verilen bize de verilir. Ya da yapılması gereken ilk şey, bu yükten, bu soyadından, renkten, giysiden, coğrafyadan, gelenek, görenek ve dinden kurtulmaktır.

O aşamada artık tarih bir iman meselesidir; kabul edilen veya inkar edilen ve bir elbise gibi dökünülen… Mümkün müdür?

Gerçekler yoktur, sadece yorumlar vardır!

En azından tarih adı verilen bilimsel disiplin için bu kesinlikle doğrudur. Tarih, yani sizin bir birey veya topluluk olarak belli bir zeminde ve zaman diliminde işledikleriniz, başka bir şeye dönüşür, Tarih’in eline düşünce.

Alır, ölçer, tartar, biçersiniz. Şu parça tam olarak şuraya uymaktadır, evet, oraya yerleştirilebilir. Şu olay sanki yapıya pek uygun değildir, olmasa olur mu acaba? Hz. Ali ile diğerleri arasındaki mesele aslında çok açık ve gözönündedir, ama siz bunu, bu açık gerçeği, sünni ve şii bütün kaynaklarda hemen hemen aynı şekilde aktarılan malzemeyi olduğu gibi ele alamazsınız, çünkü Hz. Ali veya Hz. Ömer olmanın bir şanı vardır ve olanlar olduğu şekliyle gayet tabii olmasına rağmen, asker celbine yaramayacaktır. Ne yapmalı? Yeniden ve bir daha tarih okunmalıdır. Evet, şu haliyle daha iyidir şimdi. Sizin de artık bir Tarih Felsefe’niz vardır!

Bir çok gülünç şeyin ve bazı ciddi şeylerin karışımı: Tarih Felsefesi!
Yeni Bir Tarih Okuması yaparsınız.

Artık siyasetin alanına girmiş bulunmaktasınızdır. Bir felsefeniz vardır ve en azından şimdilik vaziyeti sizin eğiliminiz doğrultusunda izah etmektedir. Nitekim İslam Tarihi’nin en önemli kırılma anlarından biri ve halen sürmekte olan iki ana akım arasındaki temel ayrılığın kaynağı olan Hilafet tartışmaları ve miladı olan Kerbela Hadisesi ile ilgili tarih okumaları, halen ilk günden belirlenen çizgiyi takip etmekte değildir şüphesiz. Çağdaşlarının Hz. Ali ile Muaviye bin Ebu Süfyan arasındaki çatışmaya yönelik değerlendirmeleri, kenarda durmayı tercih eden ve İslamın siyasi anlamda ilk mutezilileri – ortada duranlar/tarafsızlar- olarak isimlendirilen Saad bin Ebu Vakkas, Abdullah bin Ömer gibi önemli sahabilerin yaklaşımlarında ortaya çıkan tabloya göre başka; meselenin tarafları açısından başka; hatta bütün taraflara eşit mesafede duran ve düşmanlıkta ayrım yapmayan Hariciler açısından ise çok başkadır. Fakat değişmeyen temel bir yaklaşım hep vardır: o da meselenin dini bir ayrılık olmayıp, esasında siyasi bir mesele olduğudur.

Fakat olaylar tarihin malı olduğunda durum farklılaşır ve itikadi bir mesele hüviyeti kazanarak, 1400 yıllık bir dini anlayış farklılığının kaynağı olur. Tabii ki tezler, o dönemin, 19. yüzyıla kadar dünyanın hemen her tarafında baskın ifade biçimini oluşturan din diliyle ortaya konur. 20. yüzyılda meseleye ilgi duyan kişi için ise artık içinden çıkılamaz karmaşıklıkta bir hal alır.

Bugün de aynı türden meselelere yaklaşımda değişen bir şey yoktur aslında. Değişen tek şey, din dilinin artık egemen ve baskın dil olma vasfını başkalarıyla paylaşmak zorunda kalmasıdır. Şimdi tarih, felsefe veya bilim’in diliyle konuşmaktasınız, mesele aynıdır. Güç nasıl paylaşılacaktır?

Platon saf biçimler dünyasına inanmıyordu. Dünyanın bir değişimler ve ihanetler mekanı olduğu inancı ile, bu değişimlerin dünyayı nihai bir gerçeklikten mahrum bırakması, bunun ötesinde daha gerçek(!), hakiki, ideal bir dünyadan ısrarla söz etmesi, belki de hıncını ifade etmenin, zihinsel bir alan, hepimizde var olan bir özlem mekanını (cennet) ifade etmenin bir yoluydu. Her şeyin olduğu gibi, değişmeden kalmasına duyulan özlem. Dünyanın nihai biçimini ilan ederek durmasını, en azından bütün hareketlerin belirlenmiş, öngörülebilen bir düzen içinde tekrarlanarak etkisizleştirilmesini istiyordu. Filozof Kralların katı bir düzene sahip dünyası, evrenin sonsuz uyumunu yansıtıyordu ona göre. Ya da tarihin sona ermesi. Tarihin sonu!

Tanıdık geldi, değil mi?

İnsana düşman, yapıp ettiklerini, belki de bizzat varlığını bozgunculuk olarak gören ve ideal düzen olarak, hareketsizliği hedefleyen bir felsefe. Batı’nın kendisi dışındaki insanlara bakışını hala belirlemeye devam ediyor belki de.

Tarih adını taşıyan disiplin de Aydınlanma’nın öz çocuklarından biridir aslında. Bir bilimdir Tarih. Modern tarihin tanrısı ve kurbanıdır aynı zamanda. Çünkü Platoncu bir yaklaşımla Tarih’i yeniden ve bir daha bozulamayacak şekilde kurarak, bizzat tarihi, yani insanı ortadan kaldırmayı kurar. Onun için kurbandır.

Aydınlanma ve Pozitivizm, dini dolayısıyla Tanrı’yı tahtından ederken, onun yerine Tarih’i, yani tarih-yapıcı insan’ı ikame etti. O zamana kadar Batı için kahraman bizzat Tanrı veya el verdikleriydi, yani azizler.

İnsan veya Nietzsche’nin üst/süper-insan’ı dünyaya el koydu. Tarih, Marx’ın kullanışlı deyimini biraz değiştirerek kullanacak olursak, ideolojilerin halka yutturdukları afyonun ana maddelerinden biri halini aldı. Vatan, millet, seçilmiş kavim, üstün beyaz ırk…

Tarih’i yapan ve tarih tarafından yapılan insan…

Evet, tarihi insan yapar ve tarih tarafından yapılır. Bir miras vardır babanızdan, dedenizden, atalarınızdan devraldığınız. Siz de nitelikleriniz ve şartların elverdiğince bir şeyler ekler ve kendinizden sonrakilere devredersiniz. Aynı şekilde topluluklar olarak bir mirası devralır ve onu iyi veya kötü değerlendirerek devredersiniz. Aslında olay bu kadar basittir.

Bu kadar basit midir? Evet ve Hayır.

Orada durduğunuzda her şey çok basittir. Ama Tarih’i vazifeler yükleyen ve kendisinden yönergeler çıkarılan bir alan olarak aldığınız anda, o kadar basit değildir artık. Aydınlanma’dan bu yana geçen üç asır, bunun aslında çok karmaşık olduğunu açıklıkla ortaya koyar. Sömürgecilik, Faşizm, Nazizm, Siyonizm, Neo-Conlar…

‘İslam’ın tarih anlayışı nedir?’, İslam, tarih’e nasıl bakar?’ soruları klasiktir. Bu sorulara cevap olarak geliştirilen ve hemen her zaman ayet ve hadislerle desteklenen birkaç tez de mevcut. Belki de yeri gelmiştir artık. ‘İslam’ın tarih anlayışı nedir?’ sorusundan önce, son yıllarda edindiğimiz tecrübeler ışığında herhalde aynı türden diğer ‘İslam’lı sorularımıza da sormuş bulunmamız gereken –bazı tecrübeler yaşandı ve bunlardan ders çıkardığımız kabulü ile- karşı-soruyu yöneltmemiz gerekir: ‘İslam –büyük harfle- Tarih konusunda bir anlayışa sahip olmak zorunda mıdır gerçekten?’

Biraz daha geliştirelim: İslam’ın, bilinen (çünkü soru verili bir alanda ve belli bir birikime sahip –o birikimin oluşma yolları, temelleri ve araçları ise hepimizin farklı düzeylerde sancısını çektiğimiz bir problem alanı- bireyler tarafından –ve çoğu zaman bir güvensizlikten kaynaklanan saiklerle savunma/cevap yetiştirme amaçlı yöneltilmektedir) anlamda bir Tarih anlayışı bulunmak zorunda mıdır?

İslami açıdan kadın sorunu, İslami açıdan kölelik, İslam’ın devlete bakışı, İslam ve ekonomi… gibi alanlarda, geçmişte ve halen bazı durumlarda kendisini sosyalizm, milliyetçilik, anarşizm… gibi ideolojilerle bir yarışa koştuğumuz İslam’ın, bu konuda hazır bir cevabı bulunmayabilir ve bizim hangi şartlar ve birikime yaslanarak sorduğumuz belli olan her soruya cevap vermek zorunda olmayabilir pekala.

İslam, Adem’den bize gelene kadar bütün insanlık için indirilmiş ve hidayete götürecek tek yol olan din’in adıdır. İlk müslüman Adem’den bugüne gelen tarih, insanlık tarihi bir yönüyle zaten İslam’ın tarihidir. Özelde ise, Hz. Muhammed’in ümmeti olan müminlerin özel adı olan müslümanlık tarihi de, bu tarihin bir parçasıdır olsa olsa.

Allah, Adem ile tarih’i başlattı, Adem ise yapıp ettikleriyle tarih’i yaptı. Hepimiz, bütün insanlık, bu mesajın muhatapları ve Adem’in torunları olarak mirası devralanlar olarak, halen tarih’i yapmaya devam ediyoruz zaten. Ama iyi, ama kötü…

Bir de büyük tarih var, felsefesi yapılan, öyle mi? Hayır. O olsa olsa bir aydınlanma kuruntusu ve haddini bilmezliktir.

Son söz yerine; Tarih bilmek iyidir.
Bir disiplin olarak Tarih dikkatli okunmalıdır.
Bir felsefe olarak Tarih ise tehlikelidir. Çünkü Firavun, Nemrut, Ebu Cehil, Cengiz Han, Hitler, George W. Bush’u üreten bu tarihtir…

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Nazif Deveci'in Diğer Yazıları
   Bugünün ve Geleceğin Kurtuluş İdeolojisi olarak İslamcılık
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.