İslam Dünyası

http://www.islamdunyasi.com/index.pl?author_id=1403
E-Posta: info@islamdunyasi.com
Cuma, 06 Ekim 2006 - (17:47)

Yetki ve silahından soyun, gel; ‘adam gibi tartışalım..’ desek de..

Elinde silah bulunan kişi ile tartışmanın zorluğunu ve sıkıntılarını yaşıyor Türkiye..

Elinde çivili sopa bulunan kişiye ‘Gel seninle, karşılıklı saygıya dayalı, seviyeli bir şekilde, insan gibi tartışalım..’ deseniz bile, karşınızdakinin her an saldırıya geçebileceğini de hesaba katmak zorundasınızdır..

Asker kişilerle tartışmanın genel mahiyeti de böyle.. Bir zamanlar dünyanın en mükemmel ‘askerlik ocağı’ sayılan ‘yeniçeri’liğin çürümüşlüğünden dehşet verici bir miras devralmış olan bizim toplumumuz, bu açıdan daha bir talihsizdir. ‘Söyletmen, urun!..’ diye beyinlerin susturulduğu ve ‘ulema’dan koparılan fetvalarla, nice sadrâzam kellelerinin gittiğini ve hattâ, bir Yeniçeri İsyanı sırasında, milâdî-1622’de, Padişah 2. (Genç) Osman’ın da, uyuz bir ata bindirilerek Yedikule zindanlarına, neredeyse üryan vaziyette ve bedeninin en hassas bölgeleri sıkıştırılarak ve ağlatılarak, hattâ feryad ettirilerek götürüldüğünü gözönüne getiriniz..

Daha sonraki asırlarda da, ‘yeniçeri’lerimiz, yine ‘eski’ yeniçerilerimizdi.. Sultan Abdulaziz’in intihar süsü verilen katli, Sultan Abdulhamîd’in saltanat’tan azli için Küçük Hamdi (Yazır) Efendi’den zorla fetva koparılması ve nelerin yapıldığı ise ayrı bir faciadır.. (Ki, Hamdi Efendi daha sonraları, ‘yahu, o fetva bile sayılmazdı, çünkü fetva verirken abdestli olmak gerekirdi.. Ben ise, tehdidler karşısında altımı ıslatmıştım, abdestli olmaksızın yazmıştım, o yazıyı..’ dermiş..)

Osmanlı Saltanatı sona erip, cumhûr’un, ‘halkın iradesi ‘ adına denilerek, yeni bir saltanat oluşturulurken yaşananlar hakkında ise.. Dudaklar hâlâ fermuarlıdır veya tek taraflıdır; resmî tarihin kabul etmediklerini doğru kabul edemezsiniz. ‘Yeniçeri’lerimizin Adnan Menderes’e yaptıkları zulümleri düşünebiliyor muyuz? Hattâ, bırakınız, daha önce yapılan nice zulümleri; onun son idâm anında bile, tabiî ihtiyacını gidermek istediğinde, kenarları kesik bir gaz tenekesi üzerine oturtularak ve oradaki subayların gözü önünde ihtiyacını gidermeye mecbur bırakılışını düşündük mü? Ve bu alçaklıkları yapanlardan hesab sormaya cür’et edebildik mi?

Evet, ordunun büyük gövdesi, milletin çocuklarından oluşur, ama, onun içinde rütbe ve yetkileriyle etkili bozuk karakterli kimseler olduğunda, onların üzerine gidilebilmiş midir? Yoksa, nice zulüm, yolsuzluk ve karanlık iş ve ilişkilerin üzeri, ‘kutsal’ veya ‘kutsallaştırılmış’ terim ve kavramlarla örtülmemiş ve ‘Org. Mustafa Muğlalı sendromu’, tepkileri yönlendirmemiş midir? (Mustafa Muğlalı, Menemen Hadisesi üzerine kurulan askerî mahkemenin reisi olarak düzinelerce insanı dârağacında sallandırdıktan yıllar sonra, 1943’de Van-Özalp’ta 33 kişiyi, kurşuna dizdirmiş ve 1948’lerde, mahkemeye çekilmiş, idâm talebiyle yargılanmış ve verilen cezanın Temyiz neticesi beklenirken, eceliyle ölmüştü.. O zamandan beri, benzer niceleri, ‘Mustafa Muğlalı sendromu’ içindedirler.. Ve onun heykeli, Kara Harbokulu içbahçesindeki ‘kahraman kumandanlar’ heykelleri arasında korunmaktadır, hâlâ. )

Bunları anlı-şanlı generallerin bilmediği söylenemez; özellikle Gen. Büyükanıt’ın..

Gen. Büyükanıt, geçen gün konuşurken baktım, her ne pahasına olursa olsun, başında bulunduğu ‘ordu’yu korumaya çalışıyordu. Halbuki, o kurumu korumanın en iyi yolu, geçmişte, ordu adına yapılmış zulümleri sergilemek ve faillerinden hesab sormak ve yenilerinden uzak durabilmektir. Ve bu konular tartışılabilmelidir..

Ancak, tartışmanın nasıl yapılacağı mes’elesinden kaynaklanıyor sıkıntılar.. Çünkü eleştirilenlerin elinde silah varsa, işte orada problem başlıyor ve konuya yaklaşılamıyor. Bunlar görülmeli ve soyut reddlerle geçiştirmemelidir.. Milletin evladı ve parasıyla, milletin hayat, haysiyet, istiklal ve ülkesini koruması için oluşturulan bir kurumun, millet için, laiklerce bir korku ve bir güç gösterisi odağı olarak kullanılmaya kalkışılmasına ve ‘yeniçerilik hastalığı’ndan kurtarılması gerekmektedir.

Bunun için de, herkesten önce, siyasete soyunanların, iktidar koltuğundan önce, dârağacını göze alacak kadar kesin kararlı ve yürekli olması; bazı üst derece komutanlarının yanlış uygulamasıyla ‘milletin hayatının ve inancının değil, ona bir din gibi dayatılmaya çalışılan laik rejimin ikon ve diğer değerlerini korumayı kendisine vazife edinmiş duruma düşürülen’ bir kurumu milletin temel değerlerine göre düzenlemek cehdini gösterebilmeleri gerekmektedir.

Bu vesileyle belirtmeliyim ki, 3 Ekim akşamı, NTV’de, C. Dündar’ın sunduğu bir proğramda, ‘asker ve siyaset ilişkileri’ tartışılıyordu. Sunucunun, Osman Özbek gibi bir emekli generali o tartışma proğramına hangi niteliğinden dolayı davet etmiş olduğunu anlamakta zorlandım.. ‘İyi saldırır, küfreder, proğram da böylece raiting yapar..’ gibi bir niyetle davet etmiş olduğu düşünülemez, herhalde; ama, o halde niye? Çünkü, bu kişinin kitlelerle bilinen tek özelliği, ‘28 Şubat yeniçeriliği’ günlerinde zamanın Başbakanı Erbakan’a, ağza alınmayacak en çirkin, terbiyesiz kelimelerle tv. ekranlarından hakaretler yağdırmış olmasıdır ve maalesef hakkında hiçbir işlem yapılamamıştı.. C. Dündar, herhalde, topluma, o saldırganlığı dolaylı bir psikolojik baskı olarak hatırlatmak istemiş olamaz. Ve ilginçtir, o kişi rütbe ve yetkilerinden soyunmuş olsa bile, yine bir ‘zamâne yeniçerisi’ edâsıyla konuşuyor ve geçmişteki bütün ihtilallerin kanunî dayanağı sayılan TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesine dayanarak, yine müdahale edilebileceğinin işaretlerini verip, kendi görüşlerine aykırı olan herkesi ‘hain’ ve ‘uşak’ saymaya kalkışıyordu..

Eli tetiğe, dili zorba söylem ve hakaretlere, ayakları da marşlara ayarlanmış kişilerle tartışmanın sağlıksızlığı bir daha sergiledi, kamuoyuna.. Halbuki, bunların tarihin çöplüğünde kalması gerekirdi.. Ülkemiz ve halkımız, kendi kendilerini ‘kurtarıcı’ ilan eden, bu sözde ‘kurtarıcı’lardan kurtarılmalıdır, artık..