Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Laiklerle İslâmcılar Uzlaşabilir mi?
Çarşamba, 20 Temmuz 2005 - (12:33)
Fehmi Hüveydi

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Çeviri: İslam Özkan

Mevcut durum, laiklikle İslâm arasındaki kamplaşmanın, milli mutabakatın önündeki en temel engellerden birisi olduğunu gösterdiğinden (en azından bunun Mısır için geçerli olduğunu söyleyebiliriz), geçmekte olduğumuz tarihsel süreç, herkesin kişisel hesaplarını ve yaklaşımlarını aşmasını, bu tehlikeli çatlağın derhal tamir edilmesini dayatmaktadır. Yarın ya da bir süre sonra değil şimdi yapmadıkları taktirde bu, ne dünya da ne de ahirette affedilmeyecek, bağışlanmayacak bir hata olacaktır... 

«1» 

Sözün sonundan başlamam doğruysa -öncesini herkes biliyor- iki tarafın yani İslamcılarla laiklerin bütün gurupçuklarını içerecek yeni bir “ Hılfu'l- Fudul”u yani “ Erdemliler İttifakı”nı öneriyorum.   Buradan hareketle her iki taraf da siyasi reformun yararına olan ve arzulanan değişimi yaratacak ortak milli gayeleri gerçekleştirmeye çalışacaktır. Mevcut durumun teşhisi hakkında herhangi bir ihtilafın olmadığını, anlaşmazlığın daha çok tedavi yöntemlerine ilişkin verilen cevaplarda olduğunu söylersem abartmış olmam umarım. 

NİÇİN HILFU'L FUDUL? 

Bu soruya cevap vermeden önce unutmuş olan ya da konuyla ilgili bilgisi olmayanlar için bu ittifakın öyküsünü özet bir şekilde anlatacağım. Miladî 6. yy. sonlarında -muhtemelen İslâm'dan önce 590-600 yılları arasında- Zebid denen bir bölgeden Mekke'ye Yemenli bir tüccar geldi. Mallarını Mekke'de, Beni Sehm kabilesinden bir adama verdi. Ancak malı alan adam, Yemenli tüccarın zayıf durumunu ve kimsesizliğini fırsat bilerek bir an evvel vermesi gereken borcunu uzattıkça uzattı. Yemenli, Mekkeli'nin tutumu karşısında öyle darlandı ki yakınındaki yüksekçe bir yere çıkarak Mekke'nin erdemlilerini kendisine yardım etmeleri çağrısında bulundu. 

Mekke eşrafından bir gurup onun sesini duyunca başından geçenleri araştırmak için yanlarına çağırdılar. Olayın Yemenli'nin anlattığı gibi olduğu anlaşılınca, Mekkeli'nin yanına gidip ondan satın aldığı malın bedelini ödemeye mecbur tuttular. Eşraf daha sonra, aralarından Abdullah bin Ced'an isimli birinin evinde ikinci kez buluşma kararı aldı. Amaçları Mekkeli olsun ya da olmasın mazlum hiç kimsenin kalmaması ya da mazlumların haklarının zalimden alınıp kendilerine tevdi edilmesiydi. O günden beri bu ahit, Hilfu'l-Fudul (Erdemliler İttifakı) olarak adlandırıldı. Daha sonra bu ittifakı, Muhammed bin Ömer bin Hattab “o ana kadar gerçekleştirilmiş en onurlu ittifak” olarak gördüğünü söylecekti. Bu sözüyle Ömer aslında, bundan önce gerçekleştirilmiş iki ittifaka, “ahlaklılar ittifakı”yla “iyiler ittifakı”na göndermede bulunuyordu. Peygamber efendimiz “erdemliler ittifakı”nı şu sözleriyle kutluyordu: “Amcalarımla birlikte Abdullah bin Cedan'ın evinde bir ittifaka şahit oldum, şayet İslam geldiği dönemde de böyle bir ittifaka çağırılsaydım mutlaka icabet ederdim”. 

PEKİ NEDEN ŞİMDİ BÖYLE BİR İTTİFAK DÜŞÜNCESİ? 

Çünkü bu ittifak, medeniyetsel ve tarihi bir sıçramayı ifade ediyor da o yüzden. Çünkü bu tutum, söz konusu topluluğu, günümüzün ifadesiyle tarihte zayıfların hukukunu ve insan haklarını koruyan ilk topluluk haline getiriyordu. Çünkü o, toplumda onurlu duruşlarıyla kendilerine yer edinmiş kimselerin yüzde yüz sivil bir girişimiydi. Çünkü o,   Mekkeli olsun olmasın bütün mazlumların zafere ulaşmasını amaçlamıştı. Çünkü oradaki amacın asilliği, sözkonusu girişimi başlatanların önemli bir kısmının putperest olmasına rağmen ideolojileri aşan bir karaktere sahip olmasını beraberinde getiriyordu, öyle ki İslam Peygamberi böyle bir ittifakı kutluyor ve ona katılmayı temenni ediyordu.   

Bu vasıflar, toplumlarının zafere ulaşmasını gaye edinen erdemli seçkinler tarafından örnek alınmaya aday olmasını, mevcut inanç ve görüş farklılıklarına rağmen bu asil amaç çerçevesinde   birleşmelerini sağlıyordu ki bu da şu an Mısır'ın en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biridir.   

«2» 

Geçen hafta değişim talep eden ve siyasal reformun ciddiye alınmasını isteyen, Mısır'da son zamanlarda ortaya çıkmış 14 yeni gurup saydım. İslâmi yapıları bunların arasında saymadım, çünkü birincisi bunlar yeni değildi, ikincisi hareketlerini sınırlayan siyasi konjonktür bu hareketlerin üyelerini başka gurupların içerisine girmeye zorluyordu. Mısır sokaklarındaki hareketliliği takip eden biri, İslâmi cemaatlerin üyeleri katılmadığında, sokakta gerçekleştirilen eylemlerin bir kaç yüz kişiyle sınırlı olduğunu, ancak İslâmi hareket mensuplarının katılımıyla bu rakamın birdenbire binlere yükseldiğine şahit olacaktır. Bu eylemlerin İslâmi gurupların katılmadığı durumlarda sınırlı sayıyı koruduğunu, İslâmi yapıların katılmasıyla birlikte kitlesel bir özellik kazandığını söylersem herhalde abartmamış olurum. Ayrıca şunu da eklemek gerekir ki, geçmiş haftalarda edinilen deneyim, ulusal haraketlerin çoğunun başkentte yoğunlaştığını ve buralarda son derece sınırlı sayıya sahip olduğunu, İslâmi hareketin ise herhangi bir vesileyle bir gösteri organize ettiğinde 14 ayrı vilayette aynı anda mahşeri kalabalıkları topladığını gösteriyor. 

Daha önce yazdığım bir makalede bu toplulukların varacakları yeri ve değişim isteklerini barışçı yollarla dile getirmeye çalışan gurupların giriştikleri kampanyaların akibetlerini sorgulamıştım. Yeni ulusal hareketlerin temsilcilerinin de içinde bulunduğu, önceliklerin, taleplerin ve hedeflerin belirleneceği, sonra da alınan kararların onaylanması için Mısır siyasi hareketlerini biraraya getiren bir kongre düzenlenmesi için bir yol haritası teşekkül ettirilmesi çağrısında bulunmuştum. Ancak şunu söylemek gerekir ki yol haritasının oluşturulması/sunulması bir çok sebepten dolayı o kadar da kolay değil... Bu sebeblerden biri -her ne kadar ilki olmasa da- laiklerle İslami guruplar arasındaki derin kamplaşmalar. 

Bu kamplaşmanın uzun bir tarihi var. Ancak bunun yakın dönemdeki kanıtı, üç ay önce Mısır'daki laik ve ulusalcı muhalefet partilerinin İslami hareketi siyasi alandan uzak tutmak için oluşturdukları ulusal diyalog olarak isimlendirilen girişimdi. Bu guruplar, İslâmi hareket karşı klasik tavırlarının dışına çıkan bir görüntüye sahip olmalarına rağmen şunu belirtmek gerekir ki sözkonusu tavır, süregelen klasik tutumdan sadece derece olarak farklılaşıyor, nitelik olarak değil. Kastettiğim şu ki İslâmi harekete karşı negatif hassasiyet devam ediyor ancak bu hassasiyet şimdilik sümenaltı edilmiş ya da belirli bir süreye kadar ertelenmiş durumda.. 

Geçen hafta sonu bölgede ne olup bittiğini gözlemlemek için Kahire'ye gelen Avrupalı önemli bir misafir onuruna verilen bir yemeğe katıldım. Katılımcıların önemli bir bölümü Mısırlı laik elitin temsilcilerinden oluşan sınırlı bir topluluktu ve bu toplantıda bir çok konunun yanı sıra İslâmi hareketin siyasi sürece katılımı konusunda farklı ağızlardan çeşitli görüşler dile getirildi. Hemen hemen toplantıya katılanların tamamı ilkesel olarak İslâmcıların siyasi sürece katılımını desteklemesine rağmen, hemen ardından “ama”lar gelmeye başlıyor, kısıtlayıcı ya da tümüyle bu katılımı imkansız kılan şartlar birbiri ardına sıralanıyordu. Bu, Avrupalı misafirin de dikkatini çekti ve kendi ülkelerinde bu tür ayrıntılarla ilgilenmediklerini, siyasal sürece katılmak isteyen bir partinin önüne konulacak tek şartın silahlı mücadele ve şiddetten uzak durmak olduğunu ifade etti. Dikkat çekici konuşmasında Avrupalı misafir, barışçıl şekilde düşüncelerini ifade eden bir siyasi partinin silahlı mücadelen uzak durduğu taktirde, siyasi faaliyetleri sırasında nasıl bir üslup kullanacağı ya da neleri deyip neleri demeyeceğine kimsenin karışmaması gerektiğini belirtti. 

«3» 

Mısır'ın tanık olduğu son gösteri ve hareketliliklere yönelik güçlü katılıma yönelik doğrudan ve en önemli kanıt, İslâmi hareketin katılımıyla birlikte eylemliliklerin güçlü ve tesir gücü yüksek olmasıdır. Şu ya da bu nedenden ötürü katılmaması durumunda ise tam aksi oluyor. Bu da İslâmi hareketin söz konusu eylemliliklere katılımına -salt siyasal pragmatizm açısında da bakılsa- özel bir önem atfedilmesini gerekli kılıyor. Bu sebeplerden ötürü, İslâmi hareketin siyasal eylemlerden uzak kalması ya da dışarıda bırakılmasının mevcut konjonktürde ulusal hareketin gücünü zayıflattığını, hatta istenilen hedefe ulaşmasını engellediğini düşünüyorum. Bu durumda en çok kaybeden İslâmi hareket değil yüksek milli çıkarlar oluyor. 

Çünkü kamplaşma ve bunun beraberinde getirdiği dışlama, herşeyden çok yüksek milli çıkarlara zarar veriyor. Fedakar her vatanseverin sorması gereken soru şu: “İşler bu noktaya nasıl geldi? İki tarafın onurlu insanları arasında karşılıklı anlayışın sağlanacağı müşterek bir zemin bulunamaz mı?” 

İşimiz ne imkansız ne de çok kolay. Şüphesiz taraflar arasında temel anlayış, referanslar ve nihai amaçlar açısından ciddi anlaşmazlıklar var. Ancak kim bu sorunların şu an hemen gündeme gelmesini savunabilir ki? 

Vatan ve milletin işgal, dayatma, totaliterizm, yolsuzluktan cehalet, ekonomik azgelişmişliğe varana kadar içinde bulunduğu uzun bir liste oluşturan sıkıntı, zorluk ve sorunların bu coğrafyanın ve ümmetin varlığını tehdit etmesi son derece kötü bir durum değil mi? Tüm bunlar ortada dururken seçkinlerin kalkıp da temel anlayış, referanslar ve nihai amaçları tekrar tekrar gündeme getirerek bir çatışma alanı oluşturmaları tuhaf değil midir? 

1987 yılında İslâmi Direniş hareketi HAMAS, o dönemde yayınladığı kuruluş bildirgesinde Filistin topraklarının İslâmi bir vakıf olduğunu, gaspedilen topraklar üzerinde İslâm devleti kurma zorunluluğunu ifade ediyordu. Ben o dönemde yazdığım İslâmi Filistin'den Önce Özgür Filistin isimli bir yazımda bu tutumu eleştirmiştim. Bu, bugün de hala sürdürdüğüm bir tavırdır. Bununla ben, mevcut siyasi durum üzerinde yoğunlaşmayı, fikri ve ideolojik ayrımları, şartlar oluşuncaya kadar bir kenara bırakmayı kastediyorum. 

Bu nokta, son derece önemli bir kitap olan Laiklerle İslâmcılar Arasında Diyalog adlı eserinde başbakan danışmanı Tarık el Beşeri'nin ele aldığı bir   konudur. Beşeri'nin, son yarım asır boyunca İslâmcılarla laikler arasındaki çatışmayı ele aldığı araştırmasında, sözkonusu çatışmanın siyasi yada ekonomik değil, fikrî kutuplaşmaya doğru gittiğini ifade ediyor. Halbuki daha önceki tarihsel dönemlerde kutuplaşma, daha çok siyasi ya da ekonomik alanlarda yoğunlaşmaktaydı. Bu şu anlama geliyor: Geçmişte siyasi ayrışma, ana hedefi ulusal bağımsızlık olan milli güçlerin temel düşman olarak belirlediği işgalciler, emperyalist güçler ya da onların yerel uzantılarına karşı güç birliğine gitmelerini beraberinde getiriyordu. Ancak son yarım asırda ne siyasi bağımlılık, ne dış borçlar ne de iktisadi kalkınmanın gerçekleştirilmesi, bunların hiç biri artık kutuplaşmanın taraflarını oluşturmuyor. Kutuplaşma, daha çok İslam şeriatı ya da dini yaşam gibi konularla sınırlı kalıyor. 

Beşeri'nin eserinde iki taraf arasındaki fikri savaşlara ayrılmış nefis bir bölüm var. Yazar burada, fikrî çatışmaların uzlaşmayı imkansız hale getirdiğini, her iki tarafın da biraraya gelme fırsatlarını nasıl teptiklerini anlatıyor. Bu tutum beraberinde, her iki tarafın da birbirinin içsel mantığını yada vakıayı değerlendirme perspektifini, fikrî önceliklerinin neler olduğunu anlamaya çalışmayan, muhatabının düşüncesinin iç bağlamını anlama çabasını önemsememeyi getirmektedir.   

Yazar ekliyor: “Taraflar çabalarını yakınlaşma ya da birbiriyle uzlaşmadan ziyade anlaşmazlık noktaları üzerinde teksif ediyor, bu noktaları bulduktan sonra da “nihai sınırlar” oluşturuyorlar. Birbirlerinin güçlü taraflarını kabullenmeye ise hiç niyetleri yok. Tersine zayıf yönlerini abartarak ele alıyor ve bu zaaf noktalarından yararlanmaya çalışıyor, karalamada birbirleriyle yarışıyorlar. Taraflar bunla da yetinmiyerek birbirilerinin hastalıklı taraflarını araştırıyorlar, ancak bunu tedavi ya da ıslah amacıyla değil daha çok karşı tarafa ta'n etmek, ona suikast düzenlemek amacıyla yapıyorlar. Zaman geçtikçe haliyle ayrışma, kamplaşmaya dönüşürken anlaşmazlıklar daha da derinleşiyor. Bu da uzlaşma ihtimalini ortadan kaldırırken tarafların birbirleriyle yakınlaşması noktasında önemli rol aynayacak ortak alanları da yok ediyor. Kabalık karşılıklı olarak artış gösterirken şüphe ve yanlış yorumlama, bu kabalığı daha da tahkim ediyor. Bundan dolayı da fikrî ayrımlar taraflar arasında düşmanlıkların oluşmasına neden oluyor ve birbirlerine olumsuz tavır alıyorlar. 

«4» 

Aradaki bu uçurumu yok edecek, ayrım yerine kardeşliği geçirecek, mevcut durumda başka bir alternatifin olmadığını düşündüğüm Erdemliler İttifakı' nın kurulmasının önünü açabilecek bir yol var mıdır? 

Herşeyden önce iki tarafın erdemlilerine seslendiğimi belirtmek isterim. Karşılıklı nefret ve uzaklaşmadan, Arap ve İslâmi kökenlerine bağlılıktan utanç duyan yaklaşımlardan aşırılıktan başka bir şey çıkmaz. İnsanları düşünsel tercihlerine göre sınıflandıran, her laiki kafir ya da her İslâmcıyı Taliban yanlısı ve terörist olarak gören ya da göstermeye çalışan kalıpçı yaklaşımları aşmaya çağırıyorum. 

Tarafları, birbirlerinin zaaf kaynaklarına değil güç kaynaklarına yönelmeye ve bu kaynakları kullanmaya çağırıyorum. Uyanış projesininin kaynaklarını oluşturan islamcılardaki inanç enerjisi, ılımlı laiklerdeki insan hakları ve özgürlükleri savunma refleksi.....İşte güç ve enerji kaynaklarının gündeme getirilmesidir asıl uyanışın gerçekleşmesini kolaylaştıran, değişim ve reform çabalarının desteklenmesi için uygun fırsatın orta çıkmasını sağlayan.... 

Daha açık olmak gerekirse İslâmcıların, inançları ya da ülkesine olan bağlılıkları hususunda laiklere yönelik suçlamalarından vazgeçmesi gerekir. Laiklerin de İslâmcılardan inançlarının bir kısmından da olsa vazgeçmelerini istemeyi, ya da dinin siyasallaştırılması konusundaki suçlamalarını artık bir kenara bırakmaları gerekir. Artık bu tür taleplerin anlamsızlığı açıkça ortaya çıkmıştır, kaldı ki dinle siyasetin birbirinden ayrılmasını talep etmek imkansızdır. Geriye bir soru kalmıştır: “Dini olanla siyasi olan arasındaki ilişki nasıl kurulacak?” Böyle bir talepte bulunmak anlamsızlaşmışsa şayet, o zaman laiklerin önemli bir bölümünün “Tek çözüm İslâm'dır” gibi sloganların çokça dile getirilmesi noktasındaki endişeleri, Tarık Beşeri'nin İslâmcıların söylemlerinin sadece İslâm'ın mutlaklarıyla sınırlı olmamaları gerektiği yönündeki düşünceleriyle örtüşmektedir. Beşeri'ye göre yapılması gereken İslâm'ın söz konusu mutlak ilkelerinin pratiğe indirgenip vatanın kurtuluşu, toplumsal, siyasi ve ekonomik kalkınma, demokratikleşmenin yayılması, farklı dinlere mensup vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması, inanç ve düşünce özgürlüğünün garanti altına alınması, farklı ülkelerdeki farklı dini ve düşünsel çevrelere saygı gösterilmesi vb. konulara, bu mutlak ilkelerden yola çıkarak somut elle tutulur sonuçlara varılmasıdır. Bu İslâm'ın insanların taleplerinin üstesinden gelmesi ve onların yaşamaları için zururi olanlardan da öte, güncel ihtiyaçlarını karşılaması açısından şarttır. 

«5» 

İşaret ettiğim şartların yerine getirilmesi tarafların birbirleriyle buluşması, anlaşmanın maddeleri üzerinde mutabakatın gerçekleştirilmesi ya da bahsettiğimiz Erdemliler İttifakı'nın altyapısını oluşturan müşterek zemin üzerinde anlaşma sağlanmasının önündeki bütün engelleri kaldıracaktır. Üzülerek söylemek isterim ki şu ana kadar bu yönde sarfedilen çabaların neredeyse tamamı akamete uğramıştır. Hatırlanırsa 1995 yılında çeşitli siyasi partilerin temlisilcileri, Mısır toplumuna “Toplumsal uzlaşma ve milli mutabakat sözleşmesi” için çağrıda bulunmuş ve Mısır Esnaf Odaları ve Sendikaları da bu yönde üstün bir gayret sergilemişlerdi. Ancak sözkonusu çabalar, ulusalcı gurupların marjinalleşmesi ve sözleşmenin sadece küçük bir gurup tarafından imzalanmasıyla sonuçlanmıştı. Bu, benim Dr. Abdülaziz Kamil tarafından duyduğum anca bir türlü kabullenemediğim bir düşüncenin aklıma gelmesine yol açıyor. Kendisi Mısır'ın önde gelen düşünürlerinden ve filozofça tavra sahip, aydınlanmış bir kişiliktir. Kamil, Mısır'daki siyasi hareketleri anlatırken, birbirlerinin yaptırdıkları piramitlere gömülmek istemeyen ve her biri kendisi için bağımsız piramitler yaptıran firavunları anlatmıştı. Bu öykü aslında Mısırlıların birlikte iş yapma kültürünü edinememelerine, ne yapacaksa tek başına yapma alışkanlıklarına gönderme yapan sembolik bir anlatıdır. Buna karşın Mısır'daki ulusalcı hareketlerin karşı karşıya kaldıkları can alıcı soru şudur: “Son tahlilde başarı, hangi tercihe nasip olacak?” “Erdemliler ittifakı” pratiğini önümüze koyan “Kureyş örnekliği” mi yoksa üç ayrı piramidi inşa eden “Firavun Örnekliği” mi? 

 

* Fehmi Huveydi: Mısırlı düşünür ve yazar

Bu makale "İslam Özkan" tarafından "İslam Dünyası" için tercüme edilmiştir

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Fehmi Hüveydi'in Diğer Yazıları
   Batı yine radikal grupları besliyor
   Irak’ta iç savaş kapısı sonuna kadar açık!
   Gazze'den çekilme fitnesi
   İran'da ironi ve sürpriz bir aradaydı
   Londra Belediye Başkanının Konuşması
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.