Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Fransa'nın Ortadoğu'suna İsrail engeli: Lübnan
Cumartesi, 09 Aralık 2006 - (00:10)
Prof. Dr. Beril Dedeoğlu

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

İsrail Başbakanı, Fransa'nın Müslüman vatandaşları yoluyla, yeni bir tür anti-semitizm yaptığını ileri sürmüştü. Bu ciddi suçlamanın yarattığı gerginliklerle beslenen ortam, yaklaşık her yıl 2000 Yahudi'nin Fransa'dan İsrail'e göçer hale geldiği bir durum yarattı.


Lübnan'ın birçok çatışma türü bakımından özel bir örnek olduğunu söylemek mümkün. İktidarın azınlık durumuna düşmüş Maruniler'den kurulagelir olması nedeniyle ortaya çıkan azınlık-çoğunluk çatışması, Şii ve Müslüman nüfusun kendi aralarındaki mücadeleleri, farklı inanç gruplarının bir arada yaşama sorunları Lübnan'ın içeriden tanımlanan fotoğrafına karşılık geliyor. Bu ülkeyi çok uzun bir süredir çatışma ve anlaşmazlıklar bakımından özel örnek haline getiren bir diğer durum da, "dışarı" kaynaklı müdahalelerle şekillenmiş tarihi. Lübnan, gerek komşuları Suriye ile İsrail arasında gerek bölge ülkesi durumundaki İran politikaları altında ve gerekse diğer ülkelerin çıkar ve güç mücadelelerinin baskısı içinde varlığını sürdürmeye çalışmış bir ülke…

Neredeyse doğal yollardan ölen siyasi lideri kalmayacak olan Lübnan'da, 11 Ağustos 2006'da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin aldığı 1701 sayılı kararla, zaten görev yapmakta olan UNIFIL'in görev tanımında değişiklikler yapılmış ve barış gücünün görev süresi de bir yıl uzatılmıştı. Amacı barışın sağlanmasına katkı yaratmak olan bu misyon, aynı zamanda Lübnan ya da Lübnan yoluyla Ortadoğu'da beklentileri bulunan diğer oyuncuların karşılıklı mücadelelerinin açığa çıkmasına da hizmet etti. Siyasal rekabet bakımından bu süreçte özellikle Fransa ve Fransa-İsrail ilişkileri belki de en belirgin örnek olarak kendisini göstermiş durumda ve her nedense bu durum Türkiye'de o kadar dikkate alınmıyor. Hatırlatmakta yarar var, bu rekabet hem Lübnan'da ve Ortadoğu'nun başka yerlerinde hem de Fransa'nın içinde devam ediyor ve aslında gelişmeler Türkiye'yi gayet yakından ilgilendiriyor.

Fransa-İsrail gerginlikleri

Fransa ile İsrail arasında yakın dönemdeki ilk ciddi gerginlik, Fransa'daki anti-semitik olayların (2000 yılında 743, 2004'te 974 olay) artması, Ocak 2003'te Haham Gabriel Farhi'nin, görev yaptığı sinagogda bıçaklanması gibi durumların ortaya çıkmasıyla başlamıştı. Artan gerginlik sonucunda bir uçak dolusu Fransız Yahudisi İsrail'e göçmüş, Sharon göçmenleri bizzat havaalanında karşılamış ve bu sırada yaptığı konuşmada Fransa'daki tüm Yahudilerin "acilen" İsrail'e gelmeleri gerektiği açıklamasını yapmıştı. Aynı konuşmasında İsrail Başbakanı, Fransa'nın Müslüman vatandaşları yoluyla, yeni bir tür anti-semitizm yaptığını ileri sürmüştü. Bu ciddi suçlamanın yarattığı gerginliklerle beslenen ortam, yaklaşık her yıl 2000 Yahudi'nin Fransa'dan İsrail'e göçer hale geldiği bir durum yarattı.

Fransa'nın içerideki siyasal ve sosyal uyum-uyumsuzluk koşullarının, dış politikasıyla da beslendiği ya da bu durumun dış politikasında da çarpıcı etkiler doğurduğu söylenebilir. Tarihsel olarak Suriye ve Lübnan ile bağları bulunan Fransa, 2.Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu'daki varlığını büyük ölçüde yitirmiş, üstelik de İsrail'in kurulmasıyla şekillenen dengelerin içerisinde de yer alamamıştı. De Gaulle'ün ABD ve İngiliz politikalarından uzak durma anlayışının bir uzantısı olarak, bu ülkelerin neferliğini yaptığı Ortadoğu şekillenmesinin de içine girememiş, bu durumda da büyük ölçüde "karşı taraf" tezlerini destekleme eğilimine girmişti. "Karşı taraf", bir yandan Cezayir sendromu sürerken, paradoksal biçimde "Araplar" olarak kendisini göstermişti. Diğer bir ifadeyle Fransa, İsrail-Filistin sorununda Arap tezlerine yakın durmuş ve bu duruşunu da büyük ölçüde ABD-İngiliz gücünü dengeleme adına sergilemişti. Bu politikayı günümüzde de sürdürme arayışları bulunan Fransa, birkaç konuda ciddi sıkıntıyla karşılaşmış görünüyor.

Arafat'ın Fransa'da yaşamını yitirmesinin ardından Fransa'nın "Arap" davası bakımından muhatabı olabilecek iki Filistin ortaya çıktı. Bunlardan biri olan Hamas, "Batı" tarafından terör örgütü sayılmaktaydı, üstelik Fransa'nın yükselen İslamofobi bakımından da Hamas'a temkinli yaklaşmasını gerektiyordu. İkinci muhatap, Devlet Başkanı Abbas ile kimlik bulan grup olabilirdi, ancak bu konuda "Öteki Batı" biraz daha hızlı davranmış gibiydi. ABD'nin Irak işgaliyle ortaya çıkan durum da, artık bir "Arap" davasından çok, bölgede etnik ve dinsel farklı davaların bulunduğunu açığa çıkardı. Bunun üzerine Fransa'nın Ortadoğu'da ABD ile ittifak yapmaksızın hareket imkanı kazanabilmesi için dikkatini yönlendirebileceği dört ülke kaldı. Liderleri Humeyni'nin de Paris'te zaman geçirmiş olduğu İran, Suriye, Lübnan ve Türkiye.

İran'ın gerek ABD ve gerekse İsrail ile yaşadığı kontrollü gerginlik, bu süreçte Fransa'nın rol almasının önünde ciddi bir engel oluşturdu. Krizlerin çözümü, krizleri yaşayanlar arasında gerçekleşebileceğinden İran, giderek ABD'nin muhatabı haline geldi. Suriye ise, Fransa'nın bilerek ya da bilmeyerek Lübnan ve İsrail'e yönelik uygulamalarıyla zor durumda bırakılmış ülke durumuna düştü.

Fransa-İsrail-Lübnan

Hatırlanacağı gibi, Lübnan eski başbakanı ve özellikle bir Fransız inşaat şirketini satın alıp büyük ihalelere girmesiyle ismini duyuran dünyanın sayılı zenginlerinden Refik el-Hariri Şubat 2005'te öldürülmüştü. Bu olaydan sonra Fransa, "uluslararası özel bir mahkeme" kurulmasını önermiş, bu öneri kabul olmamış ancak BM nezdinde suikastı araştırmak için bir komisyon kurulmuştu. Süreç içerisinde neredeyse Suriye sorgulanmış ve sonuçta sorumluluk büyük ölçüde Suriye'nin üzerine kalmıştı. Bu arada Fransa Devlet Başkanı J.Chirac, Hariri ailesine taziye ziyaretinde bulunmuş ve bu ziyaret bir yandan taraflar arasındaki yakın dostluğun ifadesi olarak ele alınırken, öte yandan da Fransa için Lübnan'ın önemine işaret etmiş, Suriye'yi de suçlu durumuna düşürmüştü.

Bir süre sonra, Fransa'nın Lübnan'a verdiği önem Lübnan hükümetini rahatsız eder bir boyuta taşınmıştı. Lübnan, Fransa'nın tutumunun hem Suriye hem İsrail hem de Hizbullah'ın baskısına daha fazla maruz kalacağını hesaplayarak olsa gerek, bir anlamda açığa çıkarmış ve Suriye yanlısı olarak tanımlanan Lübnan Devlet Başkanı Emil Lahud, J.Chirac'ı "kişisel olarak kendisini hedef alıp Lübnan'ın iç işlerine karışmak ve baskı kurmaya çalışmak"la suçlamıştı. Benzer bir açıklama da Lübnan Enformasyon Bakanı Elie Ferzli'den gelmişti. Bu iddialar, Fransa'nın Lübnan'da darbe yapmaya kalkışmasına kadar vardırılmıştı.

Bu gelişmelerin İsrail bakımından olumlu olduğu düşünülebilir. Oysa, durum pek öyle değil. Çünkü, İsrail ile Suriye'nin aralarındaki bazı anlaşmazlık konularını çözme yolunda girişimleri vardı. Hariri suikastı ile gözlerin Suriye'ye çevrilmesi, İsrail'in de Lübnan'a girmesi bu türden bir zeminin ertelenmesine yol açtı. Söz konusu durumun İsrail'in avantajına olduğu ileri sürülebilse de, daha kaç yıl İsrail'in içeride ve sınırdaşlarıyla çatışmacı koşulları sürdürebileceği sorusunu da sormak gerekir.

İsrail'in "Hizbullah"la olan mücadelesi olarak açıklanan Lübnan operasyonu ve sonrasında ortaya çıkan koşullar, BM Barış Gücü'nün yeniden yapılandırılması ihtiyacını ortaya çıkarmış ve bölgede yeniden yeni birlikler oluşturulmuştu. Temmuz 2006'da, BM'nin Lübnan'daki merkezine saldırı olmuş ve burada görev yapan dört gözlemci yaşamını yitirmişti. BM denetimi altındaki Güney Lübnan'a da İsrail'in saldırılarda bulunduğu bildirilmişti. İsrail'in Lübnan operasyonunun ikinci haftasında ölü sayısı 400'ü bulmuştu. Bunun üzerine Güvenlik Konseyi dönem başkanlığı yapan Fransa, İsrail'in kınanması kararı alınmasını istemiş, ama bu karar alınamamıştı. Ancak, yine hatırlanacağı gibi, Barış Gücü birliklerinin oluşturulması sırasında da ülkeler, özellikle de Fransa git-geller yaşamıştı. İngiltere, deniz ve hava desteği sağlamayı, Almanya her türlü yardımda bulunmayı taahhüt ederken, Fransa da binlerce asker vermekten söz etmiş, ardından halen görev yapan 1000 askerine 200 kişilik takviye yapacağını bildirmişti. Sonuçta Fransa, 9500 kişilik Misyon içinde 1650 askerle görev aldı.

Fransa-İsrail

Bölgedeki Barış Gücü'nün çalışmaları sırasında ortaya çıkan bazı gelişmeler, Fransa-İsrail ilişkilerinin daha da gerginleşmiş olduğunu açığa çıkardı. Fransa Savunma Bakanı Michel Alliot-Marie, kasım başında Parlamento'da yaptığı konuşmada İsrail jetlerinin 31 Ekim'de "BM Misyonları"na dalış yaptığını ve bunun bir tehdit olarak algılandığını söyledi. Ayrıca Bakan, "Birliklerimizi rahatsız eden bu uçaklara iki saniye sonra ateş açılacaktı" diye de açıklama yaptı. İsrail, Hizbullah'ın Suriye'den kaçırılan silahlarla yeniden güçlenmesini engellediği yönünde bir gerekçe ileri sürerken, aslında bu türden bir silah kaçakçılığına -eğer varsa- göz yumanları da bir anlamda göstermekteydi. Çünkü İsrail, söz konusu durum engellenmezse uyarı uçuşlarını sürdüreceğini bildirmişti, öyle de yaptı ve 20 Kasım'a kadar 10 gün arayla iki taciz uçuşu daha yaparak Lübnan hava sahasına girdi.

Günümüze varana dek son olay ise, Lübnan Sanayi Bakanı, Suriye karşıtı Maruni Pierre Cemayel'in 21 Kasım'da öldürülmesi oldu. Yine parmaklar önce Suriye'ye döndü, Suriye bu ithamı reddetti. Ardından Hizbullah gündeme geldi, Hizbullah da reddetti. Bu reddedişlerin gerçeklere karşılık gelip gelmediği bilinmemekle birlikte, alınan tavırların arkasındaki siyasal duruşların da yadsınmaması gerekiyor. Gayet tabii kimlerin bu türden cinayetlerden sorumlu olduğunun bilinmesinde yarar var. Ama bununla birlikte, bu türden cinayetler yoluyla kimlere ne türden uyarılarda bulunulduğu da önemli.

Fransa'nın, bir yandan Lübnan'da bir biçimde var olma politikasının pek de başarılı olmadığı, bir yandan ABD ile Suriye karşıtlığı üzerinden işbirliği zeminleri arayıp öte taraftan da bir anlamda Suriye'nin yalnızlaştırılmasından rahatsızlık duyması gibi durumlar göstermektedir ki, Fransa İsrail'e rağmen Ortadoğu'da herhangi bir politikayı değil uygulamak, üretmek imkanına bile sahip değil. İsrail'in "karşıtları"na destek vermek, ancak bu "karşıtların" Fransa'yı dost kabul etmesi halinde başarılı olabilirdi. Oysa, Fransa'nın Lübnan'da ve Suriye'de bu türden bir güven sağladığı, en azından bu aşamada, ileri sürülemez. Hem İslamofobyak hem de anti-semitik eğilimlerin arttığı bir ülkenin, Ortadoğu'da etkinlik arayışlarında bulunması da o kadar kolay olmasa gerek.

***

Tüm bu panorama içinde Fransa'nın Türkiye'yi "küstürme" ve Türk vatandaşlarının güvenini kaybetmeye yönelik uygulamalarını anlamlandırma imkanı var mı? Bu konuda zorlandığımız açık. Türkiye'nin AB'ye taşınmasında kilit rol üstlenen bir Fransa'nın iç ayrımcılıkları ve dış gerilimleri bertaraf etmesini kolaylaştıracak zeminler yaratılabilir miydi diye sorular da, yanıtını bilemesek de, akla geliyor. Ama şu bir gerçek ki Türkiye'yi Ermeni diasporasıyla Kıbrıs Rum Kesimi arasına sıkıştırma beklentisi, Fransa'nın kendi sıkışmışlıklarına çare üretmesini sağlamıyor. Benzer biçimde, Türkiye'nin de hep aynı yerlere "bakmasının" gerekmediği ortaya çıkıyor.

PROF. DR. BERİL DEDEOĞLU - GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Prof. Dr. Beril Dedeoğlu'in Diğer Yazıları
Yazarın başka yazısı bulunmamaktadır.
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.