Tüm Haberler
Tüm Haberler
Sık Kullanılanlara Ekle! Açılış Sayfası Yap! Sitene Ekle! İletişim
  Anasayfa
  Haberler
  Bölgeler
  Yazarlar
  Ziyaretçi Yorumu
  Üyelik İşlemleri
  Künyemiz
  İrtibat

Gelişmiş Arama
Kitap Tanıtımı
 Humus'ta Kan Gövdeyi Götürüyor (Video)    Erdoğan: Suriye bizim iç meselemizdir    Zevahiri Suriye Muhalifetini Destekledi    Beşşar Esad’ın Suriye'de Öngöremedikleri    Şehid Şeyh Ahmed Yasin: Allah'ım Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum    ''İskenderun saldırısı İsrail'in taktik değişikliği''    İKÖ ve İslam Dünyasının Soruları    İrlanda gemisi Gazze yolunda    Türkiye'den İsrail'e Enerji Yaptırımı Sinyali    Hamanei: ''Siyonist rejimin saldırısı beşeri vicdanlara saldırıydı!''  
Karikatür edepsizliği ve üslûbumuz -1
Salı, 07 Şubat 2006 - (19:11)
Fethullah Gülen

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

Soru: Tarihin değişik devrelerinde farklı vasıtalarla yapıldığı gibi günümüzde de medya yoluyla Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’a ve dinimizin esaslarına hakaret ediliyor ve bunun adına da “düşünce özgürlüğü” deniyor. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar da değişik şekillerde tepkilerini ortaya koyuyorlar. Bu hâdiseleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Tepkilerin haklılık çerçevesinde kalması ve müspet netice verebilmesi için nelere dikkat edilmelidir?

Bir küçük başlangıçla bazı ülkelerde bunu yapanlar, -zannediyorum- bizde olduğu gibi radikal bir kesim. Bunlar, aşırı, müfrit, başka düşüncelere karşı saygısız, mutaassıp insanlar. Bu tip insanlar Danimarka’da da, Fransa’da da, Almanya’da da vardır. Bunlardan bazıları din kaynaklıdır. Daha doğrusu bu aşırılıklarını, dinî telakki ve kültürlerine bağlarlar. Bazılarında ırkî mülahazalara, bazılarında ise sadece İslam düşmanlığına bağlıdır ve İslam düşmanlığı çerçevesinde cereyan eder ve bir cephe oluşur. Bu, Türkiye’de de vardır.

Burada istidradî bir şey söyleyeyim: Elbette Danimarka’ya, Fransa’ya ve başka bir ülkede olursa onlara iyi veya kötü diyeceğim şey olur. Fakat onlar kalkıp bize, “Allah aşkına! Sizin gazetelerinizde Kur’an-ı Kerim’e çöl kanunu denmedi mi? O’na da Arap’ın Peygamberi denmedi mi? Teaddüd-ü zevcâtına dokunulmadı mı? Ahlak adına, evrensel insanî değerler adına mesajına karşı çıkılmadı mı? Ve O’ndan kurtulmayı bir yönüyle insanî bir kurtuluş saymadınız mı?” deseler zannediyorum bunlara karşı diyeceğimiz hiçbir şey olmaz. Bir de meselenin bu yönü var. Ve hâlâ kenarından, köşesinden O’na saygısızlıklar yapılıyor. O’nun izine, âsârına karşı hürmetsizlik irtikap ediliyor. Ve çokları da bunlara sükût edip geçiyor. Çokları da bu saldırıları, çağımız adına bir şey yapmış gibi göstermeye çalışıyorlar. Bu, istidradî bir meseleydi.

Düpedüz saygısızlık...

Taassup her ülkede olur ve şimdiye kadar da çok olmuştur. Hususiyle Batı, demokrasi, cumhuriyet filan deriz de belki idarelerde, demokrasi, cumhuriyet, insan haklarına ve vicdan hürriyetine karşı saygı olmuştur. Böyle kabul edenler vardır da fakat damarlarında dünden bugüne tevarüs edegeldikleri bir taassup da vardır. Bu toplumların böyle olduklarını hesaba katarak münasebetlerinizi ona göre sürdürmeniz lazım. Bunları böyle kabul edeceksiniz. Kabul edip de hakaretlerine, tezyiflerine, tahkirlerine sükût mu edeceksiniz? Hayır o, ayrı bir mesele. Onu medenice cevaplayacaksınız. Meseleyi, diplomatik yollarla halletmeye çalışacaksınız. Belki Gandi’nin bir dönemde İngiltere’ye karşı yaptığı gibi yapacaksınız. Mallarına boykot yapacak, onların yerine başka milletlerin mallarını alacaksınız.

Zannediyorum Avrupa’daki Müslüman ve Türk nüfusunun çoğalması karşısındaki rahatsızlık farklı şekillerde hastalık gibi nüksetti bugüne kadar. Şimdi de böyle nüksediyor. İdarede veya basın yayında olan insanlar da bu başıboş çoğunluğun hissiyatına mümâşât yapıyorlar. Yani onların hoşuna gidiyor. Bizde bazı kimselerin, okuyucu veya seyircinin hoşuna gitsin diye televizyonlarda, gazetelerde, mecmualarda bu türlü şeylerden bahsettiği gibi orada da böyle oluyor. Belli ki onlar da tabanın hissiyatına mümâşât yapıyorlar. Bakıyorsunuz bir politika ortaya koyuyor, sonra da ondan vazgeçiyorlar. Çünkü taban onu istemiyor. Onlar da seçilmek istiyorlar. Taban o halleriyle onları seçmeyeceğinden onlar da o hissiyata mümâşât ediyorlar.

Siz sadece hoşgörü, diyalog, konumlara saygı diyen insanlarla karşılaşıyorsunuz, aldanıyorsunuz. Zannediyorsunuz ki hepsi öyle. Oysaki hepsi öyle değil. Pek çoğu mutaassıp, çok müsamahasız. Hatta onlara da böyle belki öfkeyle bakıyorlar. Nereden çıktı bu hoşgörü? Onlar da hoşlanmıyorlar bu türlü şeylerden. İşte o zavallı karikatürcü o hissiyata mümâşât yaptı. O hissiyatın isteğine göre orada büyük bir hata yaptı. Onların kullandıkları bu argümanları, bu yolu siz katiyen kullanamazsınız. Çünkü ona dinî kültürünüz mani. Onlar, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e saygısızca davranınca sadece saygısızlık yapmış olurlar. Fakat siz o saygısızlığın onda birini yapsanız, mesela diyelim ki Hıristiyan âleminin önemli bir kutsalı olan Hz. Meryem’e bir şey derseniz dinden çıkarsınız. Hz. Mesih’e bir şey derseniz dinden çıkarsınız. Aslî İncil’e bir şey derseniz dinden çıkarsınız. Mukabele-i bi’l-misil mümkün değil sizin için. O silahları hiçbir zaman kullanamayacaksınız. Onlar, sizin Efendiniz’e, Efendiler Efendisi’ne bir şey dedikleri zaman, siz kalksanız başka bir dünya için, Hz. Süleyman’a, Hz. Davud’a veya Hz. Musa’ya bir şey derseniz kâfir olursunuz.

Ve dinimizin evrenselliği buradan anlaşılıyor. İslam, -İbrahim Hakkı Hazretleri’nin üslubuyla- biri Adem, biri İdris, Nuh, Hud ile Salih, hem İbrahim, İshak, İsmail zebihullah dahi Yakup ile Şuayb, Zekeriya ile İsa, Musa ve diğer peygamberleri kabul ediyor. Bunların hepsi sizin için -bir yönüyle- müteal ve Allah’a en yakın olan varlıklardır. Bunlara yakın olmak, bunlara saygı duymak, Allah’a saygı duymak demektir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’de mesele nasıl ifade ediliyor? Efendimiz’i seviyorsanız Allah’ı seviyorsunuz. Ve biz dualarımızda, “Allah’ım! Bize Zat’ını sevdir. Bizi Zat’ına yaklaştır ve sevdiklerine yaklaştır” diyoruz. Onlar, Allah’ın sevdikleri insanlar. Doğrudan doğruya Zat’ın tecellisi.. lâakal sıfat-ı sübhaniyenin tecellisi ile özel mahiyette, hususi donanımlı insanüstü varlıklar olarak gönderilmişlerdir. Bu, sizin için bir iman meselesidir. Onlardan uzaklaşınca, imandan uzaklaşmış olursunuz. Onlara bir şey deyince, imandan uzak kalırsınız. Dolayısıyla kültürünüz onların yaptığı o saygısızlığa, o terbiyesizliğe aynıyla karşılık vermeye müsaade etmiyor.

Öyle ise başka şekilde o meseleyi savmaya bakacaksınız. Onun adı düpedüz saygısızlıktır. Enbiya-ı izam’a itâle-i lisanda bulunma (dil uzatma) ve bir buçuk milyar insanın saygı duyduğu bir zata karşı saygısızca davranma.. o bir buçuk milyarın dışında da dünyada şahsi faziletiyle, meziyetiyle, iffetiyle, ismetiyle, fetanetiyle O’nu değişik zaviyelerden ele alıp tahlil eden, büyük gören -İşârâtü’l-İ’caz’da da kaydedildiği üzere- Bismark, Karlayl, Karel, Goethe gibi dünyada müstesna, mümtaz, herkesin böyle takdir ettiği bir zat hakkında nâseza, nâbecâ, yakışıksız sözler sarf etme çok alçakçadır. Bunlarda ölçü, kıstas, saygı ve terbiye hissi yok. Bu düpedüz bir küstahlık. Fakat o alanda sizin yapacağınız küstahlığın en küçüğü sizi dininizden eder, Allah’tan uzaklaştırır.

Müslümanların varlığını hazmedemiyorlar

Burada yine antrparantez bir şey ifade etmek lazım. O dine canımız kurban olsun ki, bizi hiçbir dinden etmiyor, içimizde her dine karşı saygı uyarıyor. Öyle bir din ki, bizi herkesle bütünleştiriyor, kapılarımızı herkese açmamızı emrediyor ve biz de herkese sadrımızı, sinemizi açıyoruz. Onlar, diş gösterip salya attıkları zaman bile biz nezahetimizden, nezaketimizden fedakârlıkta bulunmuyoruz. “Hayır bu, dişin sıkılıp sabredilmesi gerekli olan bir husustur. Bu mevzuda mukabele-i bi’l-misil (yapılanın aynıyla karşılık verme) kâfir olma demektir. Bir insan küfrü göze almadan onlara mukabelede bulunamaz” diyoruz. İşte bizim böyle zor bir durumumuz var.

Bir diğer husus da şu: Bazıları Müslümanların orada daha evvel başkalarının yaptıkları gibi şuurluca bir varlık göstermelerini hazmedemiyor. Temelde İslam’a karşı bir tavırları var. Bir de onlarda görülmeyen bir kast sistemi var, kendilerini âlî görüyorlar. Ayrıca bunların arkasında tahrike gelen insanlar var. Bunlar, merkebin üzerinde bir Piyer Martin’le ayaklanan, ordular teşkil eden toplumlardır. Her zaman kitle ruh haleti ile harekete geçebilecek saf yığınlardır. Dolayısıyla çok rahat tahrik edilebilir. Bir de, orada, yenilerde şuurluca oluşan İslami toplumdan rahatsızlar. Onlar, ona entegrasyon deseler de fakat bekledikleri o değildi. Çünkü ilk planda Avrupa’ya ister Mağrip ülkelerinden isterse Türkiye’den giden insanlar, işçi olarak gitmişlerdi. -Onların nazarında- bu cahil, aptal ve üçüncü sınıf insanlar nasıl olsa asimile olacak, bu nesil olmasa bile arkasından gelenler asimile olacaklardı. Çünkü bunlar cahildi. Onları da biz rahatlıkla kendimize benzetiriz diye düşünüyorlardı.

Fakat arzu ettikleri gibi olmadı. Onlar kendi aralarında orada organize oldular, iş sahibi oldular, güçlendiler, Avrupa toplumu haline geldiler. Düşünün ki Kıta Avrupası’nda 15-20 milyon Müslüman var. Türkler de bunların içinde. Diğer Avrupa kıtalarını da kattığımız zaman 30 milyona yakın Müslüman var. Bu, kocaman Avrupa’daki herhangi bir ülkeden çok büyük demektir. Bu nüfus onları korkutuyor. Bir de bazı Müslümanlar, şuurluca, ciddi, nüfusa prim veriyorlar. Bazı yerlerde Rumların ve Yahudilerin yaptıkları gibi bir çocuğunuz olduğu zaman şu prim, iki tane olursa şu prim, beş tane olursa şu, on tane bile olabilir. Onun mükâfatı daha büyük. Ellerinden gelse on çocuk doğuranı, sorgusuz, sualsiz, kabirsiz, mizansız, sıratsız cennete koyacağız diyebilirler. Şayet bazı Müslümanlar bu mülahazaya uyanmışlarsa, bu orada ciddi endişe uyarır. Sosyal coğrafya değişiyor demektir. Farklılaşıyor, yani orada farklı renkler oluşuyor. Siz her ne kadar o kültür içinde yetişseniz bile, yine kendi kültürünüzden bir kısım izlerle orada mevcudiyetinizi devam ettiriyorsunuz. Onlar entegrasyon diyorlar da öyle değil. Esas bekledikleri şey asimilasyon. Tamamen orada eriyip gidecek ve onlardan bir toplum haline geleceksiniz. Onların değerlerini kabul edeceksiniz.

Yakın tarihte çirkin bir şey daha ortaya atıldı. Bunlar, rastlantı değildir. Vicdan testi diye bir şey var. Değer denir mi onlara? Yoksa bu, değerlerden mahrumiyet midir? Bir değer yoksunluğu mudur, nedir? Şöyle sorular soruluyor: Bohemlik mevzuunda tepkiniz ne olur? Bağışlayın Don Juan gibi bir adam. Siz buna nasıl bakarsınız? Ve daha çirkini var. Sodom Godom halkının tavrı gibi. Siz bunu nasıl karşılarsınız? Açık müstehcenliği nasıl karşılarsınız? Falanı nasıl karşılarsınız, filanı nasıl karşılarsınız? Bâtılı tasvir, safi zihinleri idlal eder. Ben de uzak duruyorum ondan. Şimdi bunlar çirkin şeylerdir. Ben kendi değerler manzumeme saygılı hareket ediyorum. Ve benim için hayat çerçevesidir o ve ben onun içinde yaşıyorum. Sen bununla beni test edeceksin ve adına “vicdan testi” diyeceksin. Bunların hepsi olumsuz, bağışlayın hayvanî şeyler, hayvaniyet ve cismaniyete ait şeyler.. Ben kalb ve ruh hayatı arıyorum ve ona sıçramak istiyorum. Sen beni bohemliğe çağırıyorsun, cismaniyete çağırıyorsun. Test ediyorsun. Sen bu imtihandan geçersen şayet Avrupa toplumu içinde yaşama hakkını elde ediyorsun. Yoksa Türkiye’de bazı kimselerin fişlendiği gibi orada da aynen fişleneceksiniz. Siz tepkili insanlarsınız. Sizin bir yönüyle kendi kültürünüzle bağlı hassasiyetiniz, sinir sisteminiz değil, hassasiyetiniz.. bunlar felç edilecek. Siz hiçbir şeye tepki vermeyeceksiniz. Sinir sistemi ölmüş bir insan gibi iğne sokacaklar, çuvaldız sokacaklar, tepki vermeyeceksiniz. Böyle olmanızı istiyorlar.

Kaynak: Zaman Gazetesi
Fethullah Gülen'in www.herkul.org 'daki konuşmasından derlenmiştir.

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Facebook da paylaş Twitter da paylaş

'Fethullah Gülen'in Diğer Yazıları
   Kararan dünyaya rağmen apak bir ay
   Rahmet ve bereket ayı Ramazan yeniden ufkumuzda
   Allah Resûlü sanki bugünü anlatıyor
   Menfur saldırıyı havsalama sığdıramıyorum
Yazarlar
Maruf Çetin
Fedek ile ilgili tüm tartışmalar uydurmadır
Alıntılar
Selahaddin Eş Çakırgil
Bir geçmeyen geçmişin, bir zorbalığın 100 yılından resmi geçit sahneleri..
Bülent Şahin Erdeğer
Diller Değil Davranışlardır Aslolan...
Ahmet Varol
'Kaybedecek Zalim' İçin Kaybetmek
Robert Fisk
Fisk: Şiiler, Esad'ı yalnız bırakmayacak
Bülent Keneş
Suriye'de yaşanan katliamlarda İran'ın rolü
Abdurrahman Dilipak
Mehdi mi dediniz?
Haberler
Kitaplar
Oyunlar

islamdunyasi.com'da
internet'te

© Copyright by İslamdünyası
E-Posta:
info@islamdunyasi.com

Kaynak göstermek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazarların yazıları kendilerini bağlamaktadır.
Sitemiz Basın Meslek İlkeleri'ne uymayı taahhüt etmektedir.